‘Cumhur’ halk, topluluk, millet, büyük kalabalık, bir arada bulunan halk demektir. Cumhuriyetin temel ilkesi devlet başkanının halk tarafından ya doğrudan ya dolaylı olarak belli bir süre için seçilmesidir. Halk hükûmeti olan Cumhuriyet, devletin bir kişi ya da ayrıcalıklı zümre ve sınıf tarafından değil de; milletin tamamı tarafından belirlenme, yönetilme, işletilme sisteminin adıdır. Bir sınıf tarafından yönetilen cumhuriyete aristokratik (seçkinler) cumhuriyet, halk tarafından yönetilen cumhuriyete de demokratik cumhuriyet denir. Mesela İlkçağ Yunan kent devletlerinde, Ortaçağ’da Venedik, Ceneviz cumhuriyetlerinde seçme hakkı sadece belli bir gruba verilmişti. Bunlar aristokratik veya oligarşik cumhuriyetlerdi. Demokratik Cumhuriyette ise devlet yönetimine gelenler verasetle değil, her vatandaşın seçme ve seçilme hakkı sonucu seçimle ve tayinle belirlenir. Seçilen yönetici ömür boyunca (kayd-ı hayat şartıyla) değil, belli bir süre için seçilir. ”Türk milletinin tabiat ve şiarına en uygun olan idare Cumhuriyet idaresidir” diyen Atatürk, 29 Ekim 1923’te devletimizin siyasi, idari rejiminin adını Cumhuriyet olarak belirlemiştir.
Türkiye, millî bir devlet olarak kuruldu. Millî devlet de millete dayanır. O yüzden Cumhuriyet, millî devlet olmanın gereğidir ve Cumhuriyete göre devlette egemenlik halka aittir.
Atatürk, Cumhuriyetle ilgili anlayışını 14 Ekim 1925’te İzmir’de yaptığı bir konuşmada şöyle ifade eder: “Bugünkü hükûmetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükûmettir ki onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükûmet ile millet arasında eskideki ayrılık kalmamıştır. Hükûmet millettir ve millet hükûmettir. Artık hükûmet mensupları kendilerinin milletten gayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, Ankara 1959, s.230)
Cumhuriyetin ne olduğunu daha iyi anlayabilmek için diğer devlet şekilleriyle mukayese etmek durumundayız. Tarih boyunca devletleri ya bir kişi, ya bir grup ya da millet yönetmiştir.
a.Kişi Yönetimi: Monarşi, saltanat, mutlakiyet, padişahlık, şahlık, krallık, çarlık gibi adları olan bir devlet yönetim sistemidir. Kral, imparator, çar, şah, padişah, sultan, prens, emir, kağan gibi unvanlar alan bir kişi, devleti herhangi bir yolla ele geçirir, hayatı boyunca devleti tek başına yönetir, öldükten sonra da kendi ailesinden biri yerine geçer. Böylece bir aileye, hanedana mensup kişiler devletin sahibi olur. Yetki ve otoritesini ya kendinden ya Tanrıdan ya da başka bir kaynaktan aldığına inanır, hesabı da halka değil, bu kaynaklara vereceğini düşünür.
b.Grup Yönetimi: Oligarşi adı verilen ayrıcalıklı bir grubun yönetimidir. Askerler, din adamları, zenginler, teknokratlar, aristokrasi yani soylular grubu gibi küçük ve az sayıda bir grubun devleti ortaklaşa yönetimidir.
c.Millet Yönetimi: Buna Cumhuriyet deniyor. Yani milletin, kendi devletini kendi bağımsız siyasi iradesiyle yönettiği, bu yönetim erkini de belirli süreler için seçtiği temsilcileri olan vekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimidir. Cumhuriyet yönetiminde yasama, yürütme ve yargı güçleri birbirine karşı bağımsızdır.
Bütün vatandaşlardan oluşan millet, kendi vekillerini yani temsilcilerini seçer, bunlar yasama kurumu olup kanun yaparlar. Yürütme kurumu yani bakanlar bu kanunları uygularlar. Siyasetten bağımsız olan yargı kurumu da yasama ve yürütmenin kurallara, anayasaya, kanunlara ve vicdana uygun olup olmadığını denetler. Türkiye’de Cumhuriyet yönetimine fiilî olarak 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile geçilmiş, ancak Cumhuriyet, resmî olarak 29 Ekim 1923’te ilan edilmiştir. Atatürk dönemi Cumhuriyeti tam bağımsız siyasi irade temeli üzerine kuruldu. Atatürk’ün istiklalci Cumhuriyetinin temel özellikleri şunlardır:
1.İrade-i Seniyye Yerine İrade-i Milliye: Atatürk, işgalden kurtardığı vatan toprakları üzerinde irade-i seniyye yerine irade-i milliye temeli üzerine bir Cumhuriyet kurdu. İrade-i seniyye ‘yüce padişahın isteği’ demektir. Osmanlı Devleti saltanat rejimi ile yönetiliyordu. Yani bir kişi tarafından yönetiliyordu. Padişahın ağzından çıkan kanun oluyor, ülke fermanlarla yönetiliyordu.
Her ne kadar 1876 yılında Meşrutiyet rejimine yani yarı parlamenter rejime geçildi, padişahın yetki ve sınırları Kanun-ı Esasi (temel kanun, anayasa) ile belirlendi ama bir şey değişmedi; yine fiiliyatta geleneksel padişahlık yani bir kişi iradesinin belirleyici ve yönlendirici olduğu saltanat rejimi devam etti.
Atatürk bu yönetim biçimini yani saltanatı kaldırarak, onun yerine irade-i milliyenin (millet iradesinin) belirleyici olduğu bir yönetim sistemini kurdu. Doğru olan da buydu. Zira padişah yönetimi tamamen şansa bağlıydı. Tahta çıkan padişah iyi, ehliyetli ve liyakatli çıkarsa devlet iyi yönetiliyor; cahil, deli, ehliyetsiz, aciz biri çıkarsa kötü yönetiliyordu.
Osmanlı tarihi böyle iyi ve kötü padişahlarla doludur. Ama Cumhuriyet yönetimi, bir milletin kaderini şansımıza ne çıkarsa o kişiye bırakmaz, istediği kişi ya da kişileri seçer, eğer onlar iyi çıkmazsa ve onların yönetimini beğenmezse değiştirir, başkalarını seçer. Yani Cumhuriyet rejiminde milletin kaderi, şansa bağlı olarak ortaya çıkacak yöneticiye değil, kendi eline bağlıdır.
Ayrıca saltanat rejimi İslamî bir rejim de değildir. Asıl İslamî olan, daha doğru bir ifade ile İslam’a en uygun olan rejim Cumhuriyet rejimidir. Bir kere Kur’an-ı Kerim’de çerçevesi, kurumsal şekli ve adı belirlenmiş bir devlet yönetim şekli ve rejimi yoktur. Mesela Kur’an, İslamî devlet diye bir rejim önermez. Sadece yöneticilerin hakkaniyetli, adaletli, hukuka, vicdana göre, ekonomik sömürüye ve haksızlığa izin vermeyecek, insanların temel hak ve özgürlüklerini koruyacak ve Allah’ın beğeneceği şekilde yönetmelerini isteyen ayetleri vardır. Yani yönetimin ve yöneticilerin uyması gereken insani, hukuki ve ilahî değerlerine vurgu yapar. Milletin kendi iradesinin belirleyici olduğu Cumhuriyet rejimine ise Kur’an’da bazı göndermeler vardır.
Nitekim bir ayette Müslümanlar için: “İşleri/yönetimleri, aralarında bir şûra’dır.”(Şura, 38) ifadesi geçer. Buradan anladığımız şudur: Müslümanlar devlet yönetiminde de kendilerini idare ederken birbirleriyle danışırlar, fikir alışverişinde bulunurlar, müzakere ederler, istişare ederler. Yönetim işlerini istişare etmenin kurumsal şekli de Cumhuriyettir, meclistir, millet temsilcilerinin mecliste tartışarak kanun yapmalarıdır.
Üstteki resim: Cumhuriyetimizin başlarında Büyük Millet Meclisinin duvarında şu ayetin Arapçası asılıydı: “ve emruhum şûrâ beynehum (onların işleri, yönetimi istişâre ile, ortak akılladır.)
Ayrıca irade-i seniyye doğuştandır, biyolojiktir, anadan doğularak yönetici olunur. İrade-i milliye ise sosyolojiktir ve seçimledir. Saltanat rejimi bu yönüyle de İslamî değildir. Yani padişahın ya da genel manada devlet yöneticisinin belirlenmesinde soya bağlılık değil, ehliyet ve liyakat esası vardır.
Bir ayette şöyle bir ifade var: “Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?” (Zümer, 9) Bu ayetteki bilgi kavramı, çok boyutludur. Bunu biz devlet yönetimine uyarlayacak olursak şunu anlarız: Devlet yönetmeyi bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Olmaz. O halde devlet yönetmeyi bilenleri belirlemek için ölçütümüz, bir kişinin bir ailenin çocuğu olarak doğması değildir, yani soya bağlılık esası yoktur.
Devlet yönetmeyi bilenle bilmeyeni ayırdetmenin yolu, buna milletin tamamının karar vermesidir. Yani seçimdir. Şu halde saltanat, İslamî bir rejim değildir. Mutlak anlamda İslamî diyemesek de şimdilik İslam’a en uygun olan rejim Cumhuriyettir diyebiliriz.
Nitekim uygulamada bunu görüyoruz. Hz. Muhammed’in vefatından sonra işbaşına gelen 4 halifenin dördü de o günün şartlarında ‘seçim’, ‘biat’, ‘şura’ ilkelerine uygun olarak devlet yönettiler. Yani önce o günün şartlarında sahabeler, âlimler, önde gelenler ve halk tarafından seçildiler, sonra seçilene seçen veya seçmeyenler biat etti yani “seni devlet başkanı olarak kabul ediyoruz” dediler. Üçüncü aşamada da seçilen kişi “ben diktatör oldum, astığım astık kestiğim kestik” demedi. Devlet yönetiminde karar alacağı zaman işi bilenlerle istişare etti yani şura ilkesine uydu. Ama 4 halifeden sonra Emeviler, Abbasiler ve en son Osmanlılar asıl İslam’a daha uygun olan ‘seçim, biat, şura’ ilkesine uymadılar. Tam tersine bu sistemi yok edip yerine kişi ve aile yönetimi olan saltanat rejimini kurdular.
Ayrıca “İhtilâfu ümmetî rahmetün vâsiatun” yani “Ümmetimin ihtilafı (fikir farklılığı) rahmettir” meşhur hadisinin manasının kurumsal karşılıklarından biri, Cumhuriyet meclisidir. Devletin ve milletin en iyi şekilde yönetilmesi konusunda farklı fikirlerin beyan edildiği yer Cumhuriyet meclisidir. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temelinde de bu ayet ve hadisin etkisi vardır. Nitekim bu ayet, 1923 ve 1924 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisinde talik yazısıyla yazılmış ve duvarda asılı kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, emperyalist işgalci batılı devletlere karşı verilen millî bir mücadele sonunda kurulan bağımsız millî bir Türk devletinin adıdır. Cumhuriyet, Türk milletinin 29 Ekim 1923 günü kendi bağımsız iradesiyle kendi kendisini yönetmesi iradesinin resmîleştiği, kurumsal millî bir devlet kimliğine büründüğü bir yönetim anlayışının ismidir. Cumhuriyet, millî Türk devlet yapısının kültürden ekonomiye, tarımdan eğitime kadar her alanda sadece kendi ihtiyaçlarına ve menfaatlerine göre yeniden şekillenme isteğinin kurumsal bir ifadesidir.
Atatürk, saltanat rejimi yerine Cumhuriyeti kurmakla tek kişi ve hanedan yönetiminden millet yönetimine geçmiştir. Yani Türk milletinin ve ülkesinin yönetiminde belirleyici, yönlendirici ve karar verici kaynak olarak irâde-i seniyye (tek bir kişi olarak padişahın arzusu) yerine irâde-i milliyeyi (milletin tamamının ya da büyük çoğunluğunun arzusunu) hâkim kılmıştır.
Müslümanlık adına Atatürk’ün kurduğu millî Cumhuriyete karşı çıkanlar, aslında emperyalist Batının içerdeki temsilcisi ve sözcüleri olan ve hiç de müslümanlıkla alakası olmayan, tam tersine İslam düşmanlıklarını her vesileyle açığa vuran bir takım liberallerin, Türk düşmanı etnik ırkçıların kuyruklarına takılanlardır.
Atatürk’ün kurduğu bağımsız ve millî Türkiye Cumhuriyetine karşı çıkanlar, Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin yönetimine girmiş, bağımsızlığını kaybetmiş, sömürge durumuna düşmüş, batı emperyalizminin çok uluslu şirketlerinin pazarı ve talan alanı haline gelmiş, Türk milletinin adının, dilinin, kültürünün, kimliğinin de, kişiliğinin yok edildiği, etnik temelde parçalanmış bir İkinci Cumhuriyet ya da ‘Yeni Türkiye’ hayal edenlerdir.
Atatürk’ün millî Türk devletinin çerçevesi olan Cumhuriyete karşı çıkmak, Türk’ün emperyalist Haçlı işgal ordularına karşı verdiği millî mücadeleye ve Türklerin kendi kendilerini idare sistemi olan bağımsız devlet teşkilatına karşı çıkmak demektir.
Cumhuriyet rejimine karşı çıkmak demek, Türk milletinin millî, dinî ve kültürel kurum, ilke ve değerleri temelinde tamamen kendi iradesine, kendi bağımsız tercihine göre kendi kendisini yönetmesine tahammül edememek, bunun yerine, Türk milletini kendi devletinde, kendi vatanında Avrupa Birliği, Amerika, Rusya, Çin veya bir başka yabancı devlet ya da unsur yönetsin demektir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve bu devletin rejimi olan Cumhuriyet, Türkleri ortak, bağımsız, millî bir teşkilat altında toplayan ve böylece millet yapan temel kurumsal çerçevedir. Cumhuriyete karşı çıkmak, Türk’ü kendine ait bağımsız bir rejimden yoksun bırakıp Haçlı-Siyonist emperyalistlerin emrine vermek demektir.
2.İrade-i Ecnebiyyeye Kaşı İrade-i Milliye: Mandacılığa karşı istiklalci irade. Atatürk, istiklalci Cumhuriyeti hem saltanata karşı hem de mandacılığa karşı kurdu. 30 Ekim 1918 tarihindeki Mondros Mütarekesinden sonra ülkemizi Haçlı Batılı emperyalist devletler işgal ettiğinde köle ruhlu, teslimiyetçi, zavallı bazı kişi ve gruplar kendilerine, Allah’larına ve milletlerine güvenecek yerde, gâvura teslim olmayı kurtuluş reçetesi diye sundular.
Bir kısmı İngiliz Muhipleri Cemiyeti diye bir dernek kurarak bizi İngilizler yönetsin dediler. Bir kısmı Wilson Prensipleri Cemiyeti diye bir dernek kurarak bizi Amerikalılar yönetsin dediler. Bir kısmı Fransızlar, bir kısmı İtalyanlar, bir kısmı Ruslar yönetsin dediler. Yani mandacılar çoğaldı. Ama Atatürk, başından beri bu mandacılık fikrine karşı çıktı.
İşgalcilere karşı ‘ya istiklâl ya ölüm!’ uranıyla Millî Mücadeleyi yürüttü ve kurtardığı vatan toprakları üzerinde kurduğu Cumhuriyeti de yine aynı şekilde tam istiklalci bir devlet olarak şekillendirdi. Yani İngilizlerden, Amerikalılardan, Fransızlardan, İtalyanlardan, Ruslardan, Çinlilerden, İsraillilerden; ondan bundan emir alarak değil; vicdanından ve milletinden aldığı emirle devlet düzenini kurdu ve yönetti. Atatürk’ün Avrupa ve Amerika’ya resmî bir seyahati de yoktur.
Atatürk: “Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı: O da hâkimiyet-i milliyeye müstenit (millî egemenliğe dayalı), bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) müstakil yeni bir Türk devleti tesis etmek! İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.” Demiştir. Yani önceden kurmayı tasarladığı ve kurduğu Cumhuriyetin temelinde Türk milletinin hâkimiyeti ve istiklal kavramları vardır.
Aslında Cumhuriyetin bu manada kuruluş felsefesini ifade eden temel kurucu ilkeleri 4 Eylül 1919 tarihinde toplanan Sivas Kongresinde alınan kararlardır. Özellikle şu 5 karar, Cumhuriyetimizin istiklalci özelliğini kuvvetle vurgulamaktadır:
1.Kuva-yı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve millî iradeyi hâkim kılmak temel esastır.
2.Manda ve himaye kabul edilemez.
3.Millî iradeyi temsil etmek üzere, Meclis-i Mebusan’ın derhal toplanması mecburidir.
4.Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler, ‘Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.
5.Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından Temsil Heyeti seçilmiştir.
Cumhuriyet, aynı zamanda Atatürk tarafından tekli merkezî bir yönetim sistemi olarak kuruldu. Ama onun ölümünden hemen sonrasından itibaren bazı hainler tarafından bu siyasi, idari ve vatanî birlik projesi olan Cumhuriyete kastedilmeye, haricî ve dahilî bedhahlar tarafından eyaletçilik, federasyonculuk, özerklik, kantonculuk adları altında vatanı ve tekli yönetimi bölen bölücülüğe zemin döşenmeye çalışılmıştır, ama Türk milleti buna izin vermemiştir.
Osmanlıda devletin milleti vardı, Cumhuriyetle birlikte milletin devleti oldu. Cumhuriyetin bildirgesi, ‘Gençliğe Hitabe’dir. Atatürk bu Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etti. Birinci vazifesinin Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet (kıyamete kadar) muhafaza ve müdafaa etmek (korumak ve savunmak) olduğunu söyledi.
Fert ve millet olarak varlığının, yaşayabilmesinin, ayakta durabilmesinin ve istikbalinin yani şahsiyetli, haysiyetli bir millet olarak geleceğinin yegâne temelinin bu olduğuna işaret etti. Bu temel, Türk’ün en kıymetli hazinesidir. İstikbalde (kendisinden sonraki zamanlarda) dahi Türk’ü bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahları (iç ve dış düşmanları), dışarıdan Amerika, Avrupa, Rusya, Çin ve İsrail gibi içerden de onların temsilcisi hainler olacağını öngörmüştü.
Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşerse, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağı vaziyetin imkân ve şartlarını düşünmemesini emretti. Bu imkân ve şartların, çok uygunsuz bir mahiyette olabileceğini, İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanların, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabileceğini, zorla ve hile ile aziz vatanın, bütün kalelerinin zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabileceğini özellikle vurguladı.
Bütün bu şartlardan daha acıklı, üzücü ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanların gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet (aymazlık, sapkınlık ve hainlik) içinde bulunabileceklerini belirtti. Hatta bu iktidar sahiplerinin şahsî menfaatlerini, işgalcilerin siyasi emelleriyle birleştirebileceklerini de vurguladı. Milletin, fakirlik ve zaruret içinde harap ve güçsüz düşmüş olabileceğine de değindi. İşte böylesine olumsuz ve kötü şartlar altında bile Türk gençliğine, Cumhuriyetine ve istiklaline sahip çıkması için şu kesin talimatı verdi:
“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu hal ve şartlar içinde dahi vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
Atatürk, bize Türk vatanı üzerinde, Türk bayrağı altında, Türk milletinin kendi millî ruh ve kültürünü, dilini, dinini, sanatını, edebiyatını, geleneğini göreneğini, kimliğini, kişiliğini özgürce yaşayabileceği, kendi ekonomik zenginliklerine ve kaynaklarına sadece kendisinin sahip çıkabileceği ve kullanabileceği milliyetçi ve istiklalci bir Cumhuriyeti miras olarak bıraktı. Şimdi yaşayan Türk nesli, bu mirası özgün haliyle tekrar devralmak, korumak, hatta daha da geliştirerek sahip çıkmak zorundadır.
Cumhuriyet, kulun kula kulluğunu yok eden, vatandaşlar arasında kanun önünde eşitlik temelinde bir toplumsal düzen kuran, insana özgürlüğünü veren bir rejimdir. Buna örnek olmak üzere Mehmet Fatih Eryılmaz’ın anlattığı bir olayı buraya alıyorum:
“1960’larda daha önce zorunlu ikamete tabi tutulan bir Kürt ağasına af çıkmıştır ve memleketi Ağrı’ya dönmek için Ankara’dan otobüse biner. Malum zamanın otobüslerinin konforu, kliması vs olmadığı gibi yollar asfalt değildir. Memleketine ulaşması üç gün sürmektedir. Otobüste ağanın yanına Yüksek İslam Enstitüsü talebesi olan bir hemşehrisi genç oturur. Tabii ki ağayı tanımamaktadır.
Üç gün boyunca genç talebe, ağaya okumuş adam pozlarıyla da Cumhuriyetin küfür, Mustafa Kemal Atatürk’ün kâfir (tövbe hâşâ) olduğunu, bu düzenin yıkılması ve yine eskiden olduğu gibi İslamî bir düzen kurmak gerektiğini anlatır, anlatır. Ağa uyur, uyanır, genç hemşehrisi hiç susmaz.
Üç günün sonunda memleketlerine varırlar. Otobüsten inerler. Ağa, genç adama sorar: “Hangi köydensin?” Genç adam köyünü söyler. Ağa: ”Deden, baban kim?” der. Genç adam söyler.
Ağa der ki: “Beni tanıyor musun? Ben H….paşanın oğlu .X…..ağayım. Bak eşşekoğlu eşşek, üç gündür hakaret ettiğin Mustafa Kemal ve Cumhuriyet olmasaydı, şimdi senin sırtına binecektim, senin yorulduğun yerde babanı çağıracaktım, onun sırtına binecektim. Bu Cumhuriyet beni ağalığımdan etti, sana ne oldu lan, okuttu adam etti. Şimdi git bu Cumhuriyete dua et.”
*Kadim Türk Devlet Felsefesinde Cumhuriyetçilik Anlayışı: İslam öncesi dönemde devlet başkanı olan han, boy beyleri, önde gelen kişilerden ve hatta bazen halktan oluşan ve danışma meclisi ve devlet toplantısı demek olan kurultay tarafından seçilirdi. Ancak seçilen han, ölen hanın ailesine mensup olurdu. Varsa yaşça en büyük oğlu, bu yoksa ve oğlu reşit değilse büyük kardeşi, o yoksa amcası han seçilirdi. Sülalesinden hiç kimse yoksa han olmaya en uygun bir boy beyi seçilirdi. Seçilecek handa bilgelik, alplık ve soyluluk özellikleri aranırdı. Ancak bu uygulamada modern anlamdaki demokratik cumhuriyetten farklı olarak han bir aileye mensup olur ve ömür boyu seçilir. Yani aristokratik cumhuriyet vardı.
Töre konuşunca han susar. Türk devlet geleneğinde esas olan lider değil, töredir. Eski büyük Türk Kağanlıkları töre merkezlidir. Türk siyasî, idarî yapısının temel kavramı ‘töre’dir. Töre kavramının temelinde de iki değer vardır: Kurultay ve hukuk. Kurultay, istişare demektir. Yani Türklerin kendi aralarında özgürce tartışarak, fikir beyan ederek, tamamen demokratik bir anlayışla fikir alışverişinde bulunarak karar almaları mekanizmasıdır.
Osmanlı Devleti’nde saltanat yani mutlak monarşi rejimi vardı. Osman Bey eski usule göre seçimle iktidara geldi, ondan sonra ise Sultan padişah, Osman Bey ailesine mensup olarak devam etti. İslam’da ‘ve emruhum şûrâ beynehüm’ (İşlerini birbirlerine danışarak yaparlar, Şura, 38) ‘ve şâvirhüm fi’l-emr” (iş hakkında onlara danış, Al-i İmran, 159) ayetlerine göre devleti istişareyle, danışarak yönetme anlayışı vardır. Hukuk Türk beyi seçilen liderin, başkanın, ya da genel manada yöneticilerin alınan kararlara uyması ve bu kararları uygulamasıdır. Devleti ve milleti hukuka, adalete uygun olarak yönetmesidir. Türk devlet felsefesinde ‘Töre konuşunca han susar’ sözü ve daha sonraları İslamî dönemlerde de ‘adalet mülkün temelidir’ sözleri temel ilkedir.
Han, kağan, bey gibi bütün yöneticiler ve bir bütün olarak devlet kurumu törenin, adaletin emrindedir. Belirleyici ve yönlendirici olan bey yani lider değil, töredir. Türk devlet felsefesinde lider töreye, kurultay kararına, adalete uyduğu ölçüde ve millete yaptığı fedakârca hizmetlerden dolayı saygındır. Bunları yapmazsa lanetlenir. Türk milletinin töreye uygun şekilde, tam olarak siyaseten temsil edilmesi demek, Türk varlığının kurumsal yapısı olan ‘vatan, millet, devlet’ birliğinin garantisi demektir. Üzerinde yaşadığı, her türlü tasarruf hakkının kendisine ait olduğu bir vatanı ve işlerini yoluna koyup kolaylaştırma düzeni demek olan devleti yoksa, Türk milleti de yok demektir.
*Cumhuriyetin Demokratik Kimliği: Biz modern anlamdaki cumhuriyet kavramını Fransız İhtilali’nden esinlenerek Tanzimat döneminden itibaren konuşmaya başladık. 1840’lı yıllardan itibaren Türk aydınları cumhuriyeti tartışıyorlardı. Mustafa Reşit Paşa ve diğer Tanzimat dönemi aydın ve edebiyatçıları cumhuriyet kavramına dair görüşlerini beyan ettiler. Şinasi, Mustafa Reşit Paşa’yı erdemli halkın cumhurbaşkanı olarak ilan etmiştir. Namık Kemal de İslam’ın ilk yıllarındaki devlet şeklini cumhuriyet olarak belirtir. Tanzimatçılar padişahı reddetmeyen, yasama ve yürütmenin ayrıldığı bir meşrutiyet düzeni istemişlerdir. Onlar padişahlığın olmadığı tam demokratik cumhuriyet değil, meşrutî padişahlık anlayışına bağlı idiler.
1933 yılında “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk; o, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır.” (Afetinan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara 1959, s.251) diyen Atatürk kendisini padişah, kral, diktatör olarak gören birisi değildi; tamamen demokratik bir cumhuriyetçi idi. Kurduğu cumhuriyet de buna uygundur.
Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, kendisine diktatör diye çağrılmaktan neden hoşlanmadığını soran Amerikalı gazeteci Gladya Baker’e şu cevabı verir: “Çünkü ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım yoktur. Fakat ben zoraki ve insafsızca hareket etmeyi bilmem. Bence diktatör, diğerlerinin iradesini reddedendir. Ben ise kalplerini kazanarak hükmetmek isterim.”
Türk milleti, tam bir bağlılıkla güvenebileceği beyini buldu mu, onun arkasından gözünü kırpmadan giderek tarih boyunca büyük destanlar yazmıştır. Bunlardan biri de son büyük Türk hakanı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Tarih sahnesinden silinmek istenen milletimizi yeniden tarihe direnen bir millet hâline getiren öncü Türk beyi Atatürk, kolay ve rastgele bey olmamıştır. Atatürk’ün neden son büyük Türk beyi olduğunu ve ondan sonra gerçek Türk beylerine neden hâlâ hasret çektiğimizi yapacağımız bir iktibastan hareketle görelim:
“Türk Ocağı Başkanı Ethem Ruhi Alper, yaptığı konuşmada, büyük kurtarıcının Uşak’a gelişlerinden dolayı candan teşekkürlerini ifade ederek, Mustafa Kemal Paşa’yı Bismark’a, Napolyon’a benzetmiş, onlarla karşılaştırmıştır. (Ahmet Bekir Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk, C. I (1919-1928), Ankara 1991, s. 107)
Konuşma sırasında kaşlarını çatan Mustafa Kemal Paşa, daha fazla dayanamamış ve Ethem Ruhi Beyin sözlerini keserek, şu konuşmayı yapmıştır:
“Arkadaşlarımızın izinleriyle, burada bir noktayı aydınlatmak için sözlerini kesiyorum. Bismark, önce hazırlanmış toplulukları, hazırlanmış bir zemin üzerinde bir araya getirdi. Napolyon, ihtiraslarını tatmin yolunda peşinden koştuğu şan ve şeref için, kitleleri ölüme sürükledi. Ben ise, o günün iktidarıyla el ele vermiş galip devletler tarafından, uçurumun kenarına sürüklenen ve yok edilmeye uğraşılan Türkiye’yi, milletin bir ferdi olarak, Türk çocukları ile beraber omuz omuza kurtarmağa çalıştım. Tanrıya şükürler olsun ki, milletime karşı mahcup olmadım. Efendiler! Bu arkadaş beni Bismark ve Napolyon’la karıştırıyor. Napolyon kimdir? Taç ve macera peşinde koşan bir insandır. Bismark’sa hükümdara hizmet eden bir adamdır. Ben bunlardan hiç biri değilim ve olamam.” (Erhan Aktaş, Atatürk ve Uşak, İstanbul 1982, s.98-101)
Ethem Ruhi Bey pek sıkılmış ve: “Affedersiniz Paşam, sizin şan ve şerefinizden bahsetmek istiyordum” deyince, Mustafa Kemal Paşa bu sefer de: “Hangi şan ve şeref? Eğer mensup olduğum milletin şanı ve şerefi varsa ben de şanlı ve şerefliyim. Şan da şeref de milletimindir. Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır, iyi dinleyiniz, benim nasihatim budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar şan, şeref, davası güder ve ayrı baş çekmek, bencil davranmak isterse, başınızın belasıdır, ilk önce kafası kırılacak adam budur. Mensup olduğum Türk milletinin şanı, şerefi varsa benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım, şerefim vardır. Asla başka değilim”, demiş ve Türk Ocağı reisinin konuşmasına cevaben de şunları ifade etmiştir: “Millî kültürünü ihmal eden milletlerin geleceği musibet, ortadan kalkma olmuştur. Türkler, her şeyden ziyade millî kültürlerinde çok kuvvetlidirler. Bu kuvvet sayesindedir ki, asırların vurduğu darbeler karşısında varlığını savunmada başarılı olmuştur”. (Mehmet Önder, Atatürk’ün Yurt Gezileri, Ankara, 1975, s.349)
Uşak adına konuşma yapan Sadri (Us) Bey, konuşmasını: “Hukukumuzu teslim etmeyen ve tam bağımsızlığımızı tanımayan Avrupalılara karşı ne yapmak icap ediyorsa emrediniz. Bütün millet emrinize hazırdır”, sözleri ile tamamlamıştır.” (Mehmet Karayaman, Ayşin Şişman, Alper Ersaydı, Atatürk’ün Uşak Ziyaretleri, Uşak Üniversitesi Yayınları, Uşak 2009, s.38-39)
Türkiye Cumhuriyeti Devleti demokratik bir cumhuriyettir. Yeni devletimiz kurulduktan kısa bir süre sonra çok partili demokratik nizama geçmiştir. İlk Büyük Millet Meclisinde farklı partiler olmasa da farklı fikirlere ve politikalara sahip gruplar vardı. Büyük Millet Meclisinde iktidar grubu olarak Sivas Kongresinde kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin (Birinci Grup) yanında muhalif olarak ikinci bir grup vardı. Cumhuriyetimiz devletini, kurum, değer ve sembollerini yerleştirdikten sonra çok partili hayata geçerek demokrasi yoluna girmiştir. Atatürk 9 Eylül 1923’te Cumhuriyetin ilk siyasi partisi olan Halk Fırkası’nı halkçılık ilkesine uygun olarak, tam bağımsızlık ve kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkeleri temeli üzerine istiklalci ve milliyetçi bir parti olarak kurdu. Bu parti, Meclisteki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubunun partiye dönüşmüş şeklidir. Bu parti, 1924’te Cumhuriyet Halk Fırkası, 1935 yılında da Cumhuriyet Halk Partisi adını aldı.
İlk zamanlarda bir kişi hem milletvekili hem ordu komutanı olabiliyordu. Atatürk, ordu ile siyaseti ayırdı. Komutanlar artık ya komutanlığı ya da milletvekilliğini seçebileceklerdi. Kâzım Karabekir ile Ali Fuat Paşa milletvekilliğini seçtiler. Bu arada Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar birleşerek 17 Kasım 1924’te genel başkanı Kâzım Karabekir Paşa olan, liberal görüşlere bağlı, ilk muhalif siyasi parti olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (İlerici Cumhuriyet Partisi) adlı partiyi kurdular. Kurucuları milliyetçi komutanlar olmasına rağmen bu partinin etrafında bazı Cumhuriyet düşmanları toplanmaya başladı. Özellikle İngilizlerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ajan olarak kullandığı bazı gruplar bu partiye eğilim göstermeye başladılar. Partinin de zaten ilk şubesi Urfa’da açılmıştı. İngilizlerin amacı, bu bölgedeki bazı grupları ayaklandırarak devletimizi bununla meşgul etmek ve ordumuzun Musul’u alması için oraya yoğunlaşmasını önlemekti. Bazı grupları din elden gidiyor diye kandırmaya başladılar. Bunlar da bu parti etrafında toplanmaya başladılar. Nitekim İngilizler, Musul meselesi için görevlendirilen inceleme kurulunun Musul’a gitmesinden iki gün sonra 13 Şubat 1925’te Şeyh Sait Ayaklanması çıkardılar. Hem şeyh hem de ağa unvanlı kişilerin öncülüğündeki ayaklanmanın amacı, Güneydoğu Anadolu’da Türkiye ile Musul arasında ayrı bir devlet kurdurarak Musul’u almamızı engellemekti. Türk ordusu bu ayaklanma ile uğraşsın, Musul’u almak için ordu gönderemesin istiyorlardı. Ancak isyan bastırıldı. İngilizler Millî Mücadele ile yenilmişti, ülkeden kovulmuştu ama rahat durmuyorlardı. Bu sefer alavere dalavere ile, fitne fesatla, siyaset oyunlarıyla, tahriklerle, içimizden bazı toplulukları kandırarak kargaşa çıkartıp daha kuruluş aşamasında olan Devletimizi iç kargaşalıklarla yok etmeye çalışıyorlardı. Bu durum karşısında tehlike baş gösterince çok partili hayatın henüz erken olduğu kanaatine varıldı ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 3 Haziran 1925’te kapatıldı.
İlk kötü denemeden sonra tekrar çok partili hayata geçmek için Atatürk’ün teşvik ettiği Fethi Okyar, önceki gibi yine liberal görüşlere sahip Cumhuriyetin üçüncü partisi olan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı 12 Ağustos 1930’da kurdu. Yeni kurulan devletimizi yıkma niyetlisi olan, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları bu sefer bu parti etrafında toplanmaya başladılar. Bu durumu fark eden Fethi Okyar, partisinin Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığına alet edilemeyeceğini düşünerek 17 Kasım 1930’da kendi partisini kapattı. Nitekim 23 Aralık 1930’da Derviş Mehmet adında sapık bir tarikat şeyhi bozuntusu, Menemen’de halkı kandırıp ayaklandırarak ‘din elden gitti, şeriat isteriz’ diye bağıra bağıra gidip yedek subay Kubilay’ın başını kör bir bıçakla kestiler. Bu süreçte başka bazı partiler de kuruldu. Ancak 1950 yılına kadar iktidarda Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur. 1950’de Demokrat Parti iktidara geldi. O zamandan bu zamana kadar arada bazı askerî darbe kesintileri olsa da çok partili hayata dayalı demokratik Cumhuriyetimiz devam edegelmektedir.
*Cumhuriyetimiz Üniter Bir Devlettir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, başkenti Ankara olan tekli, merkezî, üniter bir devlet olarak kurulmuştur ve öyle kalacaktır. Amerika’nın, Avrupa’nın, Rusya’nın, Çin’in, İsrail’in, Türk düşmanı etnik ırkçıların, onun bunun keyfine göre eyaletlere bölünmeyecek, federasyon, özerklik olmayacak, şehir devletlerine, kantonlara ayrıştırılamayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, vatanı bölüp parçalamayı ve paylaşmayı amaçlayan Sevr Antlaşması paçavrasını yırtıp atan kutlu bir Millî Mücadele sonucunda kurulmuş tek parça, bölünüp parçalanamayacak olan, millî ve merkezî bir devlettir.
