Türkiye Cumhuriyeti Devleti, millî bir Türk devleti olarak kuruldu. Türk millî varlığının temeli ise dildir, Türkçedir. Türkçemiz ne kadar iyi, güzel, sağlam, zengin, zarif, işlek, işlevsel olursa millet olarak varlığımız o kadar sağlam ve devamlı olur. Bu bağlamda Atatürk’ün en çok üzerinde durduğu konulardan biri Türkçemizi korumak, geliştirmek, zenginleştirmek, sadeleştirmekti. Şöyle dedi: “Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri de dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.”
Daha önce yazı olarak Osmanlı Türkçesi dediğimiz Arapça ve Farsça söz varlıklarının ağırlıkta olduğu, halkın anlamadığı bir dil kullanılıyordu. 1911 yılında Genç Kalemler dergisinin ‘Yeni Lisan’ davasıyla başlayan Türkçemizi sadeleştirme, konuştuğumuz gibi yazma, yazdığımız gibi konuşma isteği Cumhuriyetimizle birlikte devletin resmî bir siyaseti haline geldi. Bu bağlamda kademe kademe Türkçemizin önce harflerini değiştirme, sonra kelimelerini sonra diğer bazı ögelerini sadeleştirme ve geliştirme çalışmaları yapıldı.
a.Harf İnkılâbı: Biz dünya Türklüğü olarak en eski zamanlardan 9. yüzyıla kadar Göktürk, 9. yüzyıldan sonra Uygur, İslam’a girdikten sonra da Arap alfabesini kullandık. Arada Kiril alfabesi gibi başka alfabeler de kullandık. 24 Mayıs 1924’te Latin rakamları, 1 Kasım 1928’de de Latin harfleri tabanlı yeni Türk harfleri kabul edildi. Latin harfleri kaynaklı yeni Türk harfleri, Türkçemizin seslerini en iyi kodlayan, en güzel karşılayan, en doğru, açık ve sade biçimde temsil eden işaretlerdir. Yeni Türk harflerinin kabulü kanunu ile Arap harflerinden bugün kullandığımız yeni Türk harflerine geçtik. Harf inkılâbı düşüncesi aslında çok daha eskiye dayanır. Osmanlı döneminde III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan (1768-1822) Latin harflerini öğrendi ve bunlarla Türkçe yazılar yazdı. 1851’de Ahmed Cevdet Paşa, Arap harfleriyle gösterilemeyen Türkçe sesler için yeni bir yazım yolu arayışı içinde olmuştur. Maarif Nazırı Münif Paşa da 1862’de Arap harfleriyle okuyup yazmanın, eğitimin, kitap, dergi, gazete basmanın zorluğundan, özel isimlerin yazılamadığından, Arap harflerinin yeniden düzenlenmesi gereğinden bahseder. Ahundzade Mirza Fethali, 1863’te sadrazam Keçezizade Fuat Paşaya harflerin ıslahı projesini sundu. Latin harfleriyle ilgili çalışmasını da sadrazam Ali Paşaya sundu. Tabii bunlardan bir netice çıkmadı. Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ayrık harflerle yazılan, sessiz harflerin arasına sesli harfler koyduğu metinler yazdı.
Cumhuriyetle gelen harf inkılâbı, aslında sadece harf değişikliğinden ibaret değildir. Genel manada bakılınca bir bütün olarak dil inkılâbı olmuştur. Yeni alfabemize ‘Yeni Türk harfleri’ denmesinin sebebi eski Türk harflerinin yenilenmiş şekli olduğu içindir. MÖ 600 yılında oluşturulan Klasik Latin alfabesinde 23 harf vardır. Sonradan buna 3 harf daha eklendi. Yeni Türk alfabesinde ise 29 harf vardır. Latin harflerinin yirmi biri, Roma devletinin öncüsü olan Etrüsk Devleti’nin Göktürk Runik harflerinden oluşan alfabesinden uyarlanarak oluşturulmuştu. Etrüskler, 2007’de yapılan DNA testi sonucu %97’si Türk olan bir halktır. Latin alfabesi, Fenike alfabesinin değil, Göktürk yazısıyla aynı kökenden gelen Futhark ve Etrüsk Runik harflerinin bir türevidir. Göktürk yazıtlarında ve İskandinav ülkelerindeki bütün yazıtlarda aşağı yukarı aynı olan, birbirine çok benzeyen runik harfler vardır. Dolayısıyla Batı dünyası, bizim harflerimizden esinlenerek Latin harflerini oluşturmuştu. Biz de bunları dilimize uyarlayarak, yenileyerek almış olduk; yani kendi malımızı, Göktürk harflerinin yenilenmiş halini aldık.
Atatürk, 8 Ağustos 1928’de Gülhane Parkı’nda yaptığı bir konuşmada şöyle dedi: “Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan bu yana kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bunun gereğini anlamak zorundayız. Dilimizi muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle mutlaka pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlayacağız. Anladığımızın belirtilerine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Ben buna kesin olarak eminim, siz de emin olunuz.”
Osmanlı harfleri ile Yeni Türk harfleri arasındaki bazı farklılıklar:
-Osmanlı harflerinin her birinin başta, ortada, sonda 3 farklı yazılış şekli vardı ve bir sesin karşılığı bir harf değildi. Ünlülere göre değişiyordu.
-Dilimizdeki 8 ünlüyü karşılamak üzere Arap harflerinde sadece 3 harf vardı bu da hem yetersizdi hem karışıklığa sebep oluyordu. Arapçada sesli harfler yazılmaz, Türkçede ise yazılır.
-Harfler, var olan sesleri karşılamak üzere üretilir. Bazı Arap harfleri Türkçe için gereksizdir. Mesela Türkçede sadece z sesi vardır. Arapçada ise dat, zı, ze ve peltek ze vardır. Bunlardan dat ve peltek ze Türkçede kullanılmaz. “Zaman” kelimesinin başındaki z, Arapçada ze, “zâkir” kelimesinin başındaki z peltek ze, “zafer” kelimesinin başındaki z zı, “zamir” kelimesinin başındaki z dattır.
-Arapçadaki ayın, gayın, hı sesleri de Türkçe için gereksizdir. Zira bu sesler bizde yoktur.
-Arapçada büyük harf yoktur. Bu yüzden metin içinde özel isim olan kelime, yazılışa göre seçilemez, ancak ön bilgiyle fark edilebilir. Yeni Türk harflerinde ise özel ismi belirleyen büyük harf vardır.
-Arap harfleriyle yazılan bir kelime, birkaç farklı şekilde okunabiliyordu. Mesela kef, vav ve ze ile yazılan bir kelime “güz, göz, köz” gibi farklı okumalara uygun bir şekil idi.
-Osmanlı Türk yazısında bazı kelimelerin yazılışı başka, okunuşu başkaydı. Mesela beg yazılır ama bey okunurdu. Kökercin yazılır ama güvercin okunurdu. Degişti yazılır ama değişti diye okunurdu.
Cumhuriyetimizin harf inkılâbı ile birlikte bu sıkıntılar ortadan kalktı. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında kadınlar binde dört, erkekler % 7 oranında okuryazarlığa sahipti. Harf inkılâbıyla birlikte okuma yazma oranı hızla arttı.
Türkçemizin bütün seslerini birebir olarak karşılayan, bir sesin tek bir harfle karşılandığı resimsel şekiller yani harfler, Atatürk’ün getirdiği yeni Türk harfleridir. Çocuklarımız eskiden medreselerde, mekteplerde Arap ve Fars harfleriyle okuma yazmayı ve Arapça, Farsça kelime ve tamlamalarla dolu olan Osmanlı Türkçesini yıllarca uğraştıkları halde öğrenemiyorlardı.
Nitekim bugün bile üniversite öğrencilerimize dört yıl boyunca Osmanlı Türkçesi ve metinleri okuttuğumuz halde tam olarak öğretemiyoruz. Halbuki bugün ilkokula giden çocuklarımız yeni Türk harflerini birkaç haftada söküp okumaya ve yazmaya başlıyorlar. Osmanlı Türkçesinin yazı dili olarak öğrenilmesinin zorluğu, hem harflerinin Türkçenin seslerini karşılamada sıkıntılı olmasında, hem de bol miktarda Arapça ve Farsça söz varlığına yer vermesindedir. Buna bir örnek verelim.
Harbiye mezunu bir binbaşı, 1919-1920 yıllarında Vahideddin döneminde Sadrazam olan Ali Rıza Paşa’ya çıkar, akranlarının albay ve general olduklarını, kendisinin ise hakkının yenerek hâlâ binbaşılık rütbesinde kaldığını söyler. Sadrazam da ona: “Pekiyi, bunun bir sebebi olmak gerek. Sınıf arkadaşlarınız terfi edip de siz ne için mağdur olasınız”, der.
Binbaşı Hamid Efendi de: “Vallahi bunu ben de bilemiyorum Efendimiz! Bunun için “Şeverayı Devlete dava bile açtım”, der demez Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın birden kaşları çatılır: ”Ne dediniz, ne dediniz? Şeverayı Devlet mi? Sizi niçin terfi ettirmediklerini şimdi anladım. Aslına bakarsanız size binbaşılık bile çok, pek çok. Koskocaman Şûra-yı Devlete (Danıştay) Şeverayı Devlet” deyip çıktınız. Anladım efendim, anladım, buyurun! Der ve kapıyı gösterir. (A. Ragıp Akyavaş, Tarih Meşheri I, s.311)
‘Şevera’ ve ‘şura’ kelimeleri, yeni Türk harfleriyle gördüğünüz gibi böyle yazılır ve herkes bunları burada yazıldığı gibi okur ve karıştırmaz. Aynı kelimeler, Arap harfleriyle ise aynı yazılır. Her iki kelimenin yazılış şekli aynıdır. Harbiye mezunu koskoca binbaşı bile bu kelimeyi okuyamıyorsa varın siz gerisini hesab edin.
Mesela eskiden Osmanlı Türk harfleriyle yazılan ‘Anadolu Hisarı’ tabirini medresede Arapça okumuş bazı insanlar ‘innâ tûlî hisârâ’ diye okuyorlardı. Çünkü o harfler böyle de okunmaya elverişliydi. Ayrıca o güzelim Osmanlı Türkçesini, terennümü musiki gibi olan o zarif Osmanlı Türkçemizi ayınları çatlata çatlata okuyorlardı.
Osmanlı Türk harflerini bırakıp yeni Türk harflerine geçiş yani harf inkılâbı dinden çıkmak değildir. Harf denilen şey, nihayet sesleri sembolize eden resimlerdir. Bunların kutsallığı filan yoktur.
b.Dil İnkılâbı: Cumhuriyetimizin önemli kazanımlarından biri, yazı ve konuşmada anlaşılır ve ortak bir iletişim diline geçmemizdir. Osmanlı döneminde yazı dili ile konuşma dili ayrıydı. Yazı dilini ancak medrese eğitimi görmüş olanlar anlayabiliyordu, halk anlayamıyordu. Cumhuriyetimiz yazı dili ile konuşma dilini birleştirdi. Halkın anlamadığı yabancı dil unsurları atıldı, yerlerine Türkçeleri kondu. Türkçemiz söz varlığı bakımından zenginleştirildi.
Osmanlı döneminde halk, bugünkü gibi sade Türkçe ile konuşuyordu. Hatta Divan şairleri de üst devlet yöneticileri de gündelik hayatta, evde, çarşıda pazarda bugün halkın konuştuğu gibi konuşuyordu ama yazarken ağır ağdalı bir Osmanlı Türkçesi kullanıyorlardı. Dolayısıyla konuşulan dil ile yazılan dil arasında uçurum vardı. Cumhuriyet’ten bir süre önce 21 Nisan 1911’de çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisinin yeni lisan hareketiyle birlikte Türkçemiz yavaş yavaş sadeleşmeye, yabancı söz varlıklarından arındırılıp konuşulduğu gibi yazılmaya başlanmıştır. Ama yine de eski alışkanlıklardan tam olarak vazgeçilmemiştir. Cumhuriyetle birlikte Türkçenin arındırılması ve zenginleştirilmesi, konuşma dili ile yazı dilinin birleştirilmesi daha da hızlandı ve nihayet bugün konuştuğumuz gibi yazıyor, yazdığımız gibi konuşuyoruz.
Osmanlı döneminde yazı dilimiz Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla yüklü idi ve ancak eğitimli insanlar anlayabiliyordu. Osmanlı yazı dilinde neredeyse üçte ikisi Arapça ve Farsça, üçte biri Türkçe söz varlığı vardı. Kanunları, resmî evrakı, edebî metinleri medrese eğitimi görmeyenler anlayamıyordu. Hatta eğitim görenler bile tam olarak anlayamıyordu. Zira aynı zamanda Arapça ve Farsça dilbilgisi kurallarını bilmek gerekiyordu.
Cumhuriyetin dil inkılâbına karşı çıkıp “Cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir. Türkçe ile bir düşünce üretemeyiz” diyenlerin özlediği, kalmasını istediği, hatta geri getirmek istedikleri Osmanlıcaya ait iki metin örneği veriyorum. Nefî’den bir beyit: “Girdi miftâh-ı der-i genc-i ma’ânî elime / Âleme bezl-i güher eylesem itlâf değil”
Tanzimat Fermanının başından bir bölüm: ”Benim vezîrim; Cümleye ma’lûm olduğu üzere Devlet-i Aliyyemiz’in bidâyet-i zuhûrundan beri ahkâm-ı celîle-i Kur’âniyye ve kavânîn-i şer’iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan saltanat-ı seniyyemizin kuvvet ve miknet ve bi’lcümle tebe’asının refâh u ma’mûriyyeti rütbe-i gâyete vâsıl olmuş iken yüz elli sene vardır ki, gavâ’il-i müte’âkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebnî ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ü imtisâl olunmamak hasebiyle evvelki kuvvet ve ma’mûriyyet bilakis za’f u fakra mübeddel olmuş”
Bu metinleri bugünkü nesil anlayabilir mi? Bırakın sıradan geniş halk kitlesini üniversite mezunları, üniversite hocaları, aydınlar anlayabilir mi? Ya da bugün açık, anlaşılır, gelişmiş Türkçeyi bırakıp böyle bir Osmanlıcaya dönmek isterler mi? Bu metinlerin diliyle yazmaya ve konuşmaya zorlasak ne kadar başarılı olabiliriz? Ya da böyle bir dile dönmeyi kim kabul eder? Böyle bir dile dönmenin millete eziyetten başka faydası ne olacak?
12 Aralık 1928’de, daha önce olmayan bir İmla Lugati yayınlandı. Atatürk Türkçemizi derleyip toparlama, zenginliklerini ortaya koyma, işleme, dilimizi yazı ve konuşma dili olarak daha işlevsel ve verimli hale getirme çalışmalarına hız verdi. Onun Türkçemiz üzerinde hassasiyetle durması önemliydi. Çünkü milliyetçilik temeli üzerine kurduğu devlet, millî Türk devletiydi ve milliyetçiliğin temeli de dildi.
Nitekim “Dil işlerini de düşünecek zaman gelmiştir. Ne dersiniz… Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun” dedi ve bu doğrultuda 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu. Bu kurum Türkçemizin sözlük, terim, dil bilgisi, cümle bilgisi, köken bilgisi, yazım, anlam gibi konularını yeniden bilimsel yol ve yöntemlerle ele aldı. Türkçemizin tarihsel oluşum süreci, başka coğrafyalardaki varlığı ve başka dillerle karşılaştırılması üzerinde durdu.
Başka dillerde Türkçe ile ilgili yazılan yazı ve kitapların çevrilmesi, halk ağızlarından derleme, eski eserlerdeki Türkçe kelimeleri tarama çalışmaları yapıldı. Türkçe yazılmış eski kaynakların yayınlanması üzerinde duruldu.
Türk Dil Kurumu, Türkçemizi her yönüyle hem sadeleştirdi hem de geliştirdi. Anadolu ağızlarında kullanılan kelimeleri derledi. 13. yüzyılda başlayan Batı Türkçesinin eski eserlerini tarayarak Türkçenin zengin söz varlığını ortaya çıkarıp sözlüğünü yaptı.
Halk ağızlarından ve kaynak eserlerden derlenen Türkçe söz varlıkları roman, hikâye, şiir, gazete yazısı gibi türlerde kullanılarak genel dolaşıma, konuşulan ve yazılan Türkçeye kazandırıldı. Kurum ayrıca yayınladığı Türkçe Sözlük‘te 122.000 civarında Türkçe kelimeye yer vermiştir. Bu gibi çalışmalar, Türkçenin aslında ne kadar zengin bir dil olduğunu, ama zamanında ihmal edildiğini göstermektedir.
Öte yandan Cumhuriyetle birlikte okuma yazma oranı hızla artmıştır. İlk genel nüfus sayımı, 1927 yılında yapıldı. Buna göre 1927 yılında okuma-yazma bilenlerin toplam nüfus içindeki oranı sadece % 8 idi. Kadınlar arasında okuma-yazma bilenlerin oranı % 1’in de altındaydı. 1935 yılındaki nüfus sayımında okuma yazma bilenler % 19’a çıkmış.
Cumhuriyet rejimi, Türkiye’de tek dil Türkçe üzerinden dil birliğini sağlamıştı. Böylece Türkiye, birbirini anlamayan topluluklardan değil; herkesin birbirini kolayca anlayabildiği bir milletten meydana gelmişti. İletişimin kolaylıkla sağlanabildiği, tek dil Türkçe etrafında tek millet olma süreci bir hayli ilerlemiş; hatta tamamlanmıştı.
Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nu kurmasının sebep ve amaçlarından biri de Türkiye Türklüğü ile Orta Asya Türklüğünün dil birliğini sağlamak, ortak bir Türkçe oluşturmaktı.
Türkçemizin korunması, geliştirilmesi konusundaki Atatürk’ün şu sözlerinde ortaya koyduğu duyarlık önemlidir: “Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün devlet teşkilatımızın dikkatli alakalı olmasını isteriz.”
Millet olmanın ilk temel taşı, aynı dili kullanıyor olmaktır. Dil birliği olmadan millet olmaz. Farklı diller konuşan ve yazan insanlar, tek millet olamazlar. Tek millet olmanın temel şartı, tek dilde birleşmek, bir dili iletişim sistemi olarak kabul etmektir. Türkiye’de yaşayan her vatandaşın tek iletişim sistemi Türkçe olmazsa Türk milleti yani tek millet olamazlar.
Nitekim Başbuğ Atatürk bu meseleyi pekiştiriyor: “Türk demek dil demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyoruz. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir. Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” (1931)
“Millî bilincin ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için, dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz. (…..) Türk milletinin millî dili ve millî benliği, bütün hayatında egemen ve esas kalacaktır.” (1933)
Birbirini anlamayan, dertlerini birbirine aynı dilde anlatamayan, sevinçte ve tasada duygularını aynı dilde paylaşamayan insanlar, tek millet olamazlar. Ayrıca her bölgede farklı dillerin konuşulduğu ve yazıldığı ülkede tek millet olamaz. Bunun için Atatürk’ün ‘Bağımsız ve Millî Türk Devleti ve Tek Millet: Türk Milleti’ projesinin ilk unsuru resmî dilin, eğitim dilinin, basın yayın dilinin, çarşıda pazarda, resmî ve özel kurumlarda kullanılan anlaşma dilinin Türkçe olmasını, Türkçenin resmî yazı ve kültür dili olarak temelinin de İstanbul Türkçesi olmasını sağlayan kurumsal nitelikli hukukî, resmî adımlar attı.
Tek dil Türkçe temel taşını hem anayasal düzeyde sağlama aldı, hem de kurumsal planda perçinledi. Bu bağlamda Türk Dil Kurumu kanalıyla işi bilimsel, kültürel, edebî alanda kurumlaştırdı. Bugün Türkiye’mizde Türkçe, tek iletişim sistemi haline gelmiştir. Atatürk’ün Türkçeyi tek dil yapmadaki ve bu dili de zengin, işlek, derin, kapsamlı bir yazı ve konuşma dili haline getirmedeki başarısı yadsınamaz.
Atatürk, yazı ve konuşmalarında Türkçenin Türk milletinin tek dili olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Mesela bir yerde şöyle der:
“Türk milletinin dili Türkçe’dir. Türk dili, dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yüceltmek için çalışır… Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sayısız felâketler içinde ahlâkının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin, kalbidir, zihnidir.” (1929)
Buradan hareketle Türkiye’de Türkçeden başka dillerin eğitim dili ve resmî dil yapılmasının kesin olarak yasaklanması gereğini anlıyoruz. Atatürk ayrıca Türkçenin zenginliğine, derinliğine vurgu yaparken bu zenginliği ortaya çıkarmak ve daha da geliştirmek için Türkçenin çok iyi kullanılması ve Türkçe adına çalışmaların yoğunlaştırılması üzerinde de durur: “Türk dili, zengin, geniş bir dildir. Her kavramı ifade kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde çalışmak lazımdır.” (1930)
Atatürk’ün bu sözlerinden hareketle bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “Türkçeyi Koruma, Geliştirme ve Yayma Kanunu”nu çıkarmalı ve Türkçeyi iş yeri isimlerinden başlayarak ülkenin her yerinde tek geçerli dil haline getirmelidir. Türkçemizi koruma, geliştirme ve yayma işi, sadece bireylere ve devlete düşmüyor; aynı zamanda ve belki de en çok basın yayın organlarına ve aydınlara düşüyor. Atatürk konunun hassasiyetini şöyle ifade ediyor: “Türk dilinin sadeleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi için her yayın vasıtasından faydalanmalıyız. Her aydın, hangi konuda olursa olsun yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise ahenkli, güzel bir hale getirmeliyiz.” (1938)
Türkçe bizim millî kimliğimizin temel taşıdır. Ayrıca biz Türkçemizle bağımsız bir millet ve devlet olarak varlığımızı koruruz. Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milletine bir vasiyeti var. Sadri Maksudi’nin Türk Dili İçin adlı kitabının başına konmak üzere yazdığı yazıda diyor ki: “Millî his ile dil arasındaki bağ, çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla (bilinçle) işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini (bağımsızlığını) korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” (2.9.1930)
Bugün Türk milletinin yabancı etkilerden koruması gereken üç temel değeri vardır: 1.Ülkesi, 2.İstiklali, 4.Dili
1.Önce ülkeni yani vatanını Haçlı, Siyonist, emperyalist her türlü yabancı işgalcilere karşı koruyacaksın. Avrupa, Amerika, Rusya, Çin, o bu; kim olursa olsun hiçbir yabancı devlet ve odağa yani haricî bedhâha ve de en önemlisi yabancı devletlerin içimizdeki sözcülerine, temsilcilerine, acentelerine, memurlarına, Türk düşmanlarına yani dahilî bedhâha Türk ülkesini, vatanını teslim etmeyeceksin.
2.Vatanı yani ülkeyi korumak yetmez. Asıl bu vatan üzerinde Türk milletinin bağımsız ve millî iradesiyle teşkilatlanan idare sistemi olan devletinin ve onun ruhu, özü olan istiklalini yani bağımsızlığını koruyacaksın. Hiçbir devlet yöneticin, yabancı devletlerin sömürge valisi gibi iş görmeyecek. Hiçbir siyasetçin, Amerika’nın, Avrupa Birliği’nin, Rusya’nın, Çin’in ve İsrail’in değil; sadece Türk milletinin maşası olacaktır.
3.Vatan ve devletin istiklalini korumak da yetmez. Asıl olan, vatanın ve devletin ruhu olan dili, kültürü de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmaktır. Vatan ve devlet beden, dil ise ruhtur. Ruhu olmayan beden ayakta kalamaz. Dil bizim sözlüğümüzde iki anlama gelir:
1.Söz varlığı, 2. Gönül. İkisinin toplamı da millî Türk kültürüdür. Yani millî ve dinî değerlerimizin toplamıdır. Türk-İslam kültür ve medeniyet mirasımızdır. Bu iki anlamı birden genelleyerek bir açıklama yapacak olursak şunu anlarız: Türkçemiz Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca gibi bütün yabancı dillerin etkisinden, işgal ve istilasından kurtarılmalıdır. Türkçe bütün zenginliğiyle işlenmeli ve bütün Türk milleti arasında her türlü iletişimi sağlayacak şekilde dolaşıma sokulmalıdır. Türkçe, bütün resmî işlerde ve kurumlarda, bütün eğitim kurumlarında, bütün basın yayın organlarında, bütün evlerde, bütün sokaklarda, bütün meydanlarda; her yerde dalgalanan tek ses bayrağımız olarak kalmalıdır. Türkçenin dışında başka bir dilin hâkimiyetine izin verilmemelidir.
Dilin ‘gönül’ anlamı esas alındığında bunun daha önemli olduğunu görüyoruz. Türk gençliğinin gönlü, kalbi, ruhu yabancı gönüllerin yani Amerika, Avrupa, Rus, Çin, Arap, Fars gibi yabancı dillerin, yabancı gönüllerin, kültürlerin işgali altında olmamalıdır. Türk gençliğinin ruhu ve beyni yabancı devletlerin kültür, sanat, felsefe, siyaset, eğlence emperyalizmi ile işgal altında olmamalıdır. Türk gençliğinin gönlü, kalbi bundan böyle Türk ruhuyla atmalıdır. Atasının vasiyetine ihanet eden, atasını bırakıp gâvur peşinde koşan iflah olmaz. Diyen güzel demiş: “Atasını bilmeyen, it peşinde gezer.”
- Aşırı Öztürkçecilik ve Güneş Dil Kuramı Tartışması: Cumhuriyetimizin dil politikası aslında daha önce 1911 yılında Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının başlattığı yeni lisan anlayışına dayanır. Yani dilimizdeki yabancı ekler, tamlamalar gibi dilbilgisi kuralları ve özellikleri, Türkçe karşılığı olan yabancı söz varlıkları atılacak, ancak Türkçemize yerleşmiş olan, halkın anladığı yabancı kelime ve terimler kalacaktı. İstanbul halkının konuştuğu gibi yazılacaktı. Bu tutum, anlaşılır halk diline dayalı dilde orta yolu esas alıyordu.
Bunun yanında dilimizdeki bütün yabancı söz varlıklarının tamamını atıp yüzde yüz Türkçe yapmak isteyen tasfiyecilerle; Arapça ve Farsça söz varlıklarının yoğun olduğu eski, ağır, ağdalı Osmanlı Türkçesine bağlı kalan fesahatçılar da vardı. Cumhuriyet döneminde Türkçemizi sadeleştirme çalışmaları bağlamında tasfiyeciliğin devamı olmak üzere özleştirmecilik hareketi de görülür. Bunlar dilimizi yüzde yüz Türkçeleştirmek için daha önce olmayan yeni kelimeler üretmeye başladılar. Hatta öyle ki Türkçemiz bu tür kelimelerle anlaşılamaz, yapay bir dil durumuna düştü. Oldukça aşırıya kaçan bu uydurmacılık hareketinden bir süre sonra Atatürk de rahatsız oldu.
Aşırı özleştirmecilik işi, Türkçemizi anlaşılmaz hale getirmişti. Halkın tamamı tarafından bilinen, yerleşmiş kelimelerin de Türkçesini üretmek, anlaşmayı zorlaştırmıştı. Nitekim ‘nifak soktu’ yerine ‘ayırga soktu’, ‘aciz kaldım’ yerine ‘eksin kaldım’, ‘cömert insandır’ yerine ‘akı kişidir’, ‘amir adaletli olmalıdır’ yerine ‘buyurman tüzemen olmalıdır’ karşılıkları üretilmişti. Kazım Dirik bir akşam Atatürk’ün huzurunda bu uydurma dille konuşunca Gazi yüzüne bakmış, gülümsemiş, ”Birbirimizi anlamaz olduk” demiş. O geceden itibaren özleştirmecilik Gazi için iflas etmişti. (Ahmet Cevat Emre, Atatürk’ün İnkılâp Hedefi ve Tarih Tezi, İstanbul 1956, s.35)
Güneş dil kuramı kısaca şudur. Bazı bilim adamları bütün dillerin bir kaynaktan çıktığını iddia etmişlerdi. Bu bağlamda Viyanalı dilbilimci Dr. Hermann F. Kıvergitsch, 47 sayfalık Türk Dilindeki Bazı Ögelerin Psikolojisi adlı bir tez yazar. Bunu Atatürk’e ulaştırır. Atatürk de “mühim görünüyor, dikkatle bakılsın” diye İbrahim Necmi Dilmen’e verir. Buna göre insan dış dünyayla, nesnelerle sesler kanalıyla iletişim kurar.
İnsanlar önce güneşe bakıp ona isim vermiş, sonra onun ışığına, ısısına, hareketlerine göre diğer kelimeleri türetmiştir. Bütün diller, insanın güneş karşısındaki duygu ve düşüncelerinin ifadesinden çıkmıştır. Biz de ilk olarak ağ kelimesini ürettik. Bütün dünya dilleri bu kelimeden doğmuştur. Buradan hareketle bütün kelimelerin kökeni Türkçe olarak açıklanmaya çalışıldı. Ancak bu kuramın bilimsel bir değeri olmadığı anlaşılınca 1937 yılından sonra terk edildi. Atatürk de bu kuramdan ve aşırı özleştirmecilikten vazgeçerek Türkçemizi kendi normal ve doğal gelişme seyrine bırakmış, dilimize dışardan müdahalelerin bir fayda vermeyeceğini anlamıştır. Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan anlayışına geri dönmüş ve şöyle demiştir: “Kitap, kâtip, mektup benim, kalanları (yani ketebe, yektübü, lem yektüb, en yektüb gibi şekilleri) Arabındır. Kitaba bitik, kâtibe bitikçi diyemezsiniz. Derseniz onlar yabancı olur. O gibi kelimeler Uygur sözlüğüne girer. Herkesin bildiği, söylediği, yazdığı kitap, kâtip, mektup Türkçedir.” (Ahmet Cevat Emre, Atatürk’ün İnkılâp Hedefi ve Tarih Tezi, İstanbul 1956, s.54)