‘Laik’ kelimesi Latince kaynaklı Fransızca bir kelimedir. Fransızca ‘laic, laique’ kelimesi, ‘ruhanî, dinî olmayan kişi, kurum, ilke, düşünce’ demektir. Siyasi, idari manada laiklik ise, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı ve bağımsız değerlendirilmesi, devletin din ve vicdan hürriyetini koruması anlamındadır. Laiklik, anayasamıza 5 Şubat 1937 tarih ve 3115 sayılı kanunla girmiştir. Atatürk laiklik anlayışını şöyle ortaya koydu: “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz.” (Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 194, s.193)
Laiklik din düşmanlığı değil; din ve vicdan özgürlüğüdür. Yani isteyen istediği dine inanır ya da inanmaz, inandığı dini şu veya bu ölçüde yaşar ya da yaşamaz. İnsanların din, inanç, düşünce, felsefe ve ideolojilerine hiçbir kimse ve devlet müdahale edemez, karışamaz. Devlet yönetiminde filan kişi, cemaat, tarikat ya da İslamcı terör örgütlerinin kendilerine göre olan din yorumu belirleyici olamaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin rejimini kimse ‘İslamî Devlet’ ya da ‘Şeriat Devleti’ şekline döndüremez. Zaten Kur’an’da ‘İslamî Devlet’ ve ‘Şeriat Devleti’ diye bir devlet sistemi yoktur. Kur’an kurumsal anlamda ayrı bir devlet modeli, bir devlet sistemi ö
nermez. Kur’an, devletin rejimi ne olursa olsun devlet yönetiminde adalete, hakka hukuka uyulması gerektiğine vurgu yapar. Mesela bir hak yeme sistemi olan faize karşıdır. “Bir topluluğa veya kişiye olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin, adaletli olun, adaletten ayrılmayın.” (Mâide, 8) diyerek yönetimin her kademesinde adaleti korumaya özen gösterir. “Doğrusu Allah zulüm edenleri sevmez” (Şûrâ, 40) diyerek yöneticilerin zalim olmamasını emreder. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) diyerek ehliyete ve liyakate önem verir.
Ortaçağ’da Avrupa’da muharref Hristiyanlık yani aslından saptırılmış, papaz yapımı beşerî bir din haline dönüştürülmüş olan Hristiyanlık ve onun temsilci kurumu olan Kilise, insanların özgürce bilim, sanat, felsefe ve iş yapmasını engellediği için orada laiklik, kiliseye karşı olarak konumlandı, kiliseyi devletin dışında bir alana itti ve Hristiyanlığı insanların vicdanlarına hapsetti.
Allah katında tek hak din olarak İslam ise, insanların özgürlüğünü yok edici bir dayatmaya sahip olmadığı için esasında bizde laiklik İslam karşıtı olamaz. Bizde laikliğin kabulü ne Avrupa’dan gelen bir baskı, ne de halktan gelen bir talep sonucudur. İşgal döneminde Avrupalı devletler birliği olan İtilaf Devletlerine yani o zaman için son Haçlı ordularına karşı savaşıp tam istiklalci ve milliyetçi bir Türk devleti kuran Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, Avrupa’dan gelecek baskılara boyun eğecek bir sömürge memuru değildi.
Laikliği anayasaya koymamız, bir ileri görüşlü Türk aydın ve idareci iradesinin sonucudur. Başta Atatürk olmak üzere dönemin önde gelen aydın ve idareci kadrosu, dinli dinsiz bütün Türk milletinin selameti ve güvenliği için laikliğin zorunlu olduğunu öngörmüşlerdir. Laikliğin anayasaya konulması kararı doğru bir karardır. Zira laiklik, esas itibariyle din ve vicdan hürriyetidir. Yani isteyen istediği dine inanır ya da inanmaz, ya da isteyen inandığı dini istediği ölçü ve derecede uygular ya da uygulamaz, bu konuda vatandaşlar güvence altındadır. Laiklik esas itibariyle budur. Bu anlamıyla da laiklik İslam’a tamamen uygundur.
İslam’da laiklik kelimesi yoktur ama bu kelimenin anlamı ve içeriği vardır. Zira Kur’an-ı Kerim’de “dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256), “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kâfirun, 6), ”Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!” (Yunus, 99) ayetleri esas itibariyle laikliğin din ve vicdan hürriyeti anlamına uygundur.
Ancak zaman zaman bazı İslam ve Müslüman düşmanları laikliği dinlerini yaşamak isteyen, namaz kılan, başörtüsü takan Müslümanlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmışlardır. Ancak bu tür uygulamalar da laikliğe aykırı uygulamalardır. Laiklik inanan ve inanmayan, dindar ya da dinsiz herkesin özgürce yaşama güvencesidir. İslam da insanların özgürce yaşamalarının güvencesini veren bir dindir.
Laiklik kaldırılıp yerine mesela din adına bir dayatma ve mecburiyet ilkesi getirilirse o zaman bu tutum da İslam’a uymaz. Zira İslam yukarıdaki ayette belirtildiği gibi zorla herkese din dayatmaz. Tebliğ ve tavsiye eder ama dayatmaz. Mesela namaz kılana ve başörtüsü takana müdahale etmek laikliğe aykırı olduğu gibi, herkese namaz ve başörtüsü dayatmak ve zorlamak da İslam’a aykırıdır.
Atatürk’ün 1930’da: “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.” diye tanımladığı laiklik, aslında kendisinden sonraki dönemlerde laikliği İslam düşmanlığı olarak uygulayanlara da bir tepkidir.
Aynı zamanda Atatürk’ün şu sözleri laikliğin hem mahiyetini hem de anayasaya niçin konulduğunun gerekçelerini ortaya koymaktadır: “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlar ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz. Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.” (Ahmet Mumcu, Atatürk’ün Kültür Anlayışında Vicdan ve Din Özgürlüğünün Yeri, Ankara 1991)
“Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. Bunun gibi bağlı bulunmakla inanmış ve mutlu olduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yükseltmek gerektiği gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdanlarımızı karışık ve türlü renkte bulunan ve her türlü çıkarlar ve tutkuların alanı olan siyasetten ve siyasetin bütün ögelerinden bir an önce kesinlikle kurtarmak, milletin dünya ve ahiret mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak böylece İslam dininin yüceliği gerçekleşir.” (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, Sel Yayınları, İstanbul 1955, s. 116)
Atatürk’ün ‘büyücüler’, ‘softa sınıfı’, ‘dinden maddi menfaat temin edenler’, ‘dini politika aracı yapanlar’ dediği kişi ve gruplar bugün de varlıklarını kılık değiştirerek sürdürüyorlar. Büyücü ve üfürükçüler, cahil ve kötü niyetli hocalar, İslam’ı siyasi propaganda aracı yapanlar, İslam dışı, emperyalist devletlerin oyuncağı sahte cemaat ve tarikatlar bugün de gerçek İslam’ın ve samimi dindarların başının belasıdır.
Yalnız Laikliğin anayasada açık seçik ve doğru biçimde tanımlanmamış olması büyük bir eksikliktir ve bu durum laikliğin zaman zaman yanlış uygulanmasına ve istismarına yol açmıştır. İslam’dan ve Müslümanlardan hazzetmeyenler bu belirsizliği kendi kötü niyetleri için zaman zaman kullanmışlardır. Bazı dönemlerde bazı kişi ve kurumlar tarafından başörtülüler, namaz kılanlar, içki içmeyenler üzerinde uygulanan zulümler bunlardan biridir. Laiklik ilkesini belirsizlikten kurtarıp anayasada net ve açık bir tanıma kavuşturarak bu kavramı herkesin keyfine göre kullanmasına, eğip bükmesine izin vermemelidir.
Bir dönem dindar Müslümanlar üzerinde laiklik adına büyük bir baskı uygulandığı, haksız müdahalelerde bulunulduğu doğrudur. Gerçekte Atatürkçü olmayıp da Atatürk’ü kendi sapkın düşünceleri için araç olarak kullananların Atatürkçülük adına yaptıkları bu zulümler hem laikliğe hem de Atatürk’ün laiklik anlayışına tamamen aykırıdır. Nitekim Atatürk, “Laik hükûmet tabirinden dinsizlik manasını çıkarmaya yeltenen fesatçılara fırsat vermemek lazımdır.” (Atatürkçülük I, s.111)
Nitekim Atatürk, 16 Mart 1923’te Adana’da Türk Ocağı’nda esnaf ve sanatkârlara yaptığı bir konuşmada çağdaşlığı İslam düşmanlığı olarak yorumlayanlar hakkında şöyle demişti: “Bazı kimseler asrî (çağdaş) olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslam’ın kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.” (Sadi Borak, Atatürk ve Din, İstanbul 1962, s.33)
İslam’ı yanlış anlayıp yorumlayan bazı İslamcı geçinen terörist grupların da anayasal ve hukuki bağlamda istedikleri zemine kavuştuklarında inançsız veya başka dinden veya Müslüman olup da dininin bazı vecibelerini yerine getirmeyen insanlar üzerinde güya İslam adına korkunç baskılar uygulayacak olmaları da doğrudur. Bunun çözümü laikliktir, laikliğin doğru ve açık tanımlanıp doğru uygulanmasıdır.
Hem anayasamızda hem de diğer hukuki metinlerde laiklik ilkesi kalmalıdır ve laikliğin tanımı şöyle yapılmalıdır: ”Laiklik, din ve vicdan hürriyetidir. Buna göre her Türk vatandaşı istediği dine inanmakta veya inanmamakta, ayrıca isteyen her Türk vatandaşı inandığı dini istediği gibi yaşamakta ya da yaşamamakta özgürdür. Hiç kimse bir başkasının inancına, inançsızlığına, dinine ve dindarlığına karışamaz, müdahale edemez. Devlet işlerinde dindarlık ya da dinsizlik belirleyici ve yönlendirici bir ölçüt olamaz.”
Hem Osmanlı Devleti hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti başka dinden olan vatandaşlarının dinlerini özgürce yaşamalarının garantisi olmuştur. Ancak çok büyük çoğunluğu Müslüman olan vatandaşlarının dinlerini öğrenmeleri ve yaşamaları için de hem Osmanlı hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti resmî planda ve kurumsal düzeyde gereğini yapmışlardır. Mesela Atatürk’ün bir devlet kurumu olarak Diyanet İşleri Başkanlığını kurması, Kur’an-ı Kerim’i tercüme ve tefsir ettirmesi, hadisleri toplatıp Türkçeye tercüme ettirmesi çok büyük bir şans olmuştur.
Böylelikle Müslümanlar dinlerini cahil cühela hocalardan ya da Batılı devletlerin ajanı gibi çalışan yanlış ve çarpık cemaat ve tarikatlardan değil, asıl kaynaklarından ve doğru olarak öğrenme ve yaşama imkânı bulmuşlardır. Diyanet İşleri Başkanlığı, İlahiyat Fakülteleri ve İmam Hatip Okulları Kur’an ve Hz. Muhammed merkezli sahih İslam’a bağlı, İmam Maturidî yorumuna ve Ahmed Yesevi uygulamasına yaslanan bir İslam anlayışını temsil eden bilgili, bağımsız, güvenilir temsilcilerin elinde Türk milletine büyük hizmet verecektir.
Laiklik anayasamızın temel kurumu olarak kalmalıdır. Demokrasimizin vazgeçilmez şartı olmalıdır. Laiklik olmadan demokrasi uygulanamaz. Zira laiklik kaldırılıp yerine cihadcı, İŞİDci, DAEŞçi, ELKAİDEci, BOKO HARAMcı gibi selefi grupların rahatça faaliyet yürütebilecekleri bir anayasal zemin inşa edildiğinde o zaman gerçek Müslümanın da, Hristiyanın da, Yahudinin de, ateistin de, deistin de yaşama imkânı yoktur. Zira sayılan bu cihadcı grupların İslam’la Müslümanlıkla bir alakası yoktur. Yaptıkları iş İslam’a uygun değildir.
Din ve vicdan hürriyeti tanımına uygun olmayan, belirsiz ve soyut bir laiklik de dindar müslümanların kâbusudur. Herkesin özgürce aklını kullanıp düşünebilmesinin ve düşünüp karar vermesinin, kararını uygulamasının garantisi de Kur’an’a da uygun olan yukarıda tanımını verdiğim laikliktir. Kur’an-ı Kerim’deki ‘akletmiyor musunuz?’, ‘düşünmüyor musunuz?’ ayetleri devletin laik olmasını gerekli ve zorunlu kılar. Zira İslam, kişinin aklını kullanma, bilim yapma ve düşünme özgürlüğünü garanti ediyor.
Bu durumda özgürce düşünen insanlar bir dini seçebilir ve onu istediği gibi yaşayabilir de, seçmeyebilir de. Kimse kimsenin seçimine ve seçimi doğrultusunda yaşamasına müdahale edemez. İnanç, din seçimi ve dini yaşama pratiği konusunda tek müdahale hakkı Allah’a aittir. Herkes kendi seçiminin hesabını insanlara ve devlete değil, sadece Allah’a verir. Devlet insanların, haklarını gözeterek ve koruyarak uyum içinde birlikte yaşamasını sağlayan üst bir idari teşkilattır.
1.Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Din İlişkisi: Topluluğu millet yapan ana kültürel kaynakların birincisi dil, ikincisi dindir. Aynı dine inanıyor olmak, ortak bir inanç sisteminde birleşmektir. Türk milletinin bir özelliği de, diğer dünya milletlerinden farklı şekilde çok büyük çoğunluğunun Müslüman olmasıdır. Bu ortak değerimiz, insanlarımızı ortak bir inanç sisteminde birleştirerek şuurlu bir millet olmamızda işlevsel bir rol sahibidir.
Aynı Allah’a ve aynı peygambere inanan biz Türkler, İslam ortak paydasında buluşarak millet yapımızı daha da pekiştirdik. Bundan sonraki süreçte de yine uyumlu, ahenkli, bilinçli bir millet olarak kalacaksak İslam ortak paydasını korumak, daha da geliştirmek, yaymak ve var olan sorunları ayıklamak zorundayız.
Tarih boyunca İslam’ın, Türk millet birliğini ve beraberliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri olduğu halde; özellikle son dönemlerde emperyalist odaklar tarafından ayrıştırıcı bir unsura dönüştürülmek istenmekte ve bu konuda yoğun bir çaba sarf edilmektedir.
Allah, Kur’an ve Hz. Muhammed merkezli gerçek İslam, indirilmiş sahih din olan İslam’da birleşerek Türk millet birliğimiz pekişti. Bugün Türkler, Türk milleti olarak varsa ve tarih içinde büyük devletler kurmuş ve geniş alanlara yayılmışsa bunun altında yatan etkenlerden birisi, İslam gibi hakiki bir dini gönülden, samimi olarak benimsemeleri ve bu din uğruna her türlü fedakârlıktan kaçınmamaları yatar. Türk’ü millet yapan unsurlardan biri İslam’dır. Müslüman olmayan Türklerin çok büyük bir kısmı, Türk ve Türk milleti olamamışlardır. Dillerini ve dinlerini kaybedince başka milletler içinde eriyip gitmişlerdir.
İman özgürlüğümüz, sahih dindir. Kur’an, hadis merkezli sahih İslam anlayışı devlet ve millet katında gevşeyip bozulunca ortaya çıkan boşlukta sapık din anlayışları ortaya çıkar. Bunlar da devleti ve milleti parçalar. Yabancı emperyalist devletler, Türk devleti ve milletini zayıflatmak, etkisiz hale getirmek, parçalamak için milliyet ruh ve şuurunu ortadan kaldıracak, millî direniş gücünü yok edecek uyuşturucu dinî oluşumları ya üretirler ya da desteklerler. Tarih boyunca bunun çok örnekleri olmuştur.
Mesela 576’da Göktürk Devleti’nin başına Tapo geçince Budizmi benimsedi. Türklerin savaşçı dinamik ruhunu zayıflattı, pasifleştirdi, edilgen bir konuma indirgedi. Bu durumdan yararlanan Çin, Göktürkler üzerinde hâkimiyet kurmaya başladı.
Büyük Selçuklu Devleti’nde Batınîlik esası üzerine Hasan Sabbah çıkmış, haşşaşîler (haşiş yani esrar çekenler) denilen müritlerini âdeta bir mafya ve terör örgütü olarak kullanmış ve devleti yıkmıştır. Hasan Sabbah, kendilerine karşı olanların öldürülmesinin dinî bir görev olduğunu, Kutsal İmam öğretisini telkin etti. Yani dinî konularda aklın yeterli olmadığını, imamların kılavuzluğuna ihtiyaç duyulduğunu telkin etti.
Türk’ün fert ve millet olarak kalp özgürlüğünü sağlayacak, Ebu Hanife, Maturidi, Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli kökleri güçlendirilmelidir. Maturidi ile imanımızı, Ebu Hanife ile amelimizi, Yesevi ve Hacı Bektaş Veli ile kalbimizi özgürleştireceğiz.
Daha önce Şer’iye ve Evkaf Vekâleti adında bir bakanlık vardı. Bu bakanlık, din işlerini düzenleme ve vakıfların yönetimi işine bakıyordu. Bu siyasi bir kurumdu. Din işleri ise siyaset üstü olmalıydı. Bu bakımdan dini siyasetten ayırmak için 3 Mart 1924 günü Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırıldı, yerine din işlerini idare etmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı, vakıfların yönetimine bakmak üzere de Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu.
“İslam dininin itikat (inanç) ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dinî kurumları idare etmek” göreviyle kurulan Diyanet İşleri Başkanlığına ülkedeki tüm cami ve mescitlerle bunların görevlilerinin ve tekke ve zaviyelerle bunların görevlisi olan şeyhlerin idaresi verildi. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte bunlara dair hususlar Başkanlığın görev alanından çıkarılmıştır. Ayrıca İmam Hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri açarak dinine önem veren Türk vatandaşlarına gerçek dinlerini öğrenme ve yaşama imkânı sunmuştur. Cumhuriyetin temel kurumlarından biri Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Bu kurumun ehliyetli ve liyakatli kişiler elinde doğru, saf, temiz, aslına bağlı gerçek İslam’ın öğretilmesinde ve uygulanmasında etkili olması gereklidir. ‘Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın’ diye kampanya yürüten sözde Atatürkçüler, gerçekte Atatürk’ün mirasına ihanet edenlerdir.
Ziya Gökalp’ın aktardığına göre Türk halkı yüzyıllardan beri millet tanımını kendince: ‘Dili dilime, dini dinime uyan’ diye yapmıştır. Yani bizi tek millet yapan unsurların başlıcalarından biri, dilden sonra dindir. Aynı dine mensup olan insanlar, aynı millete ait olurlar. Farklı dinden insanları bir millet yapmak zordur. Türk milleti başka milletlere göre dini ile milliyetini en fazla birleştirebilmiş bir millettir. Yani tarih boyunca Türk deyince Müslüman, Müslüman deyince Türk anlaşılmıştır. Türkiye’de vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu; neredeyse tamamına yakını Müslümandır. Az sayıda Hristiyan ve Yahudi gibi dinlere mensup vatandaş vardır.
Bu durumun farkında olan Atatürk, İslam dinine önem vermiş, kendi döneminde Müslümanların din işlerini ve ihtiyaçlarını görmek üzere 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuş, Kur’an’ı tefsir ettirmiş, hadisleri tercüme ettirmiştir. Bununla hem Müslüman halkımızı cahil cühela hocaların, şeyhlerin, şıhların esaretinden kurtarmış, hem de Müslümanların dinlerini asıl kaynaklarından öğrenmelerine imkân ve zemin hazırlamıştır.
Atatürk gerçek İslam’ı iyi ve doğru anlamış, İslam’ın akla ve bilime önem verdiğinin farkına varmıştır. Ayrıca bu çerçevede bugün de var olan saf Müslümanları bazı sapık cemaat ve tarikat şeflerinin kölesi, marabası haline getiren yapılara karşı da halkı uyarmıştır. Şöyle der: “Bizim dinimiz, akla en uygun ve en doğal bir dindir. Ve ancak bu nedenledir ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, bilime ve mantığa uyması gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal yaşamında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde varlığını korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da Okuldur.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, s.89, 90)
3.Atatürk’ün Hz. Muhammed’e Bakışı: Milliyetimizin simge ismi Mustafa Kemal’in, dinimizin simge ismi Muhammed Mustafa hakkında neler söylediğine bakalım: Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, Mevlit kandiline denk gelen 30.10.1922 tarihli meclis konuşmasında Hz. Peygamber hakkında şunları söylemişti:
“Bugün o gündür. Gerçekte Arabî tarihlerinde bu akşam doğum gününün tamam yıl dönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür. (İnşallah sesleri). Hz. Muhammed çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı. Yüzü nuranî, sözü ruhanî, görünüşte emsalsiz, sözünde sadık, hilm ve mürüvvetçe başkalarına üstün olan Muhammed Mustafa, evvelâ bu hususî ve mümtaz vasıflarıyla kabilesi içinde Muhammedü’l-Emin (kendisine tam güvenilen Muhammed) oldu. Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvvet, kırk üç yaşında risalet geldi. Fahr-i Âlem (dünyanın övüncü) Efendimiz sayısız tehlikeler içinde, sonsuz sıkıntılar karşısında yirmi sene çalıştı ve İslâm dinini kurmaya ait peygamberlik vazifesini ifaya muvaffak olduktan sonra vefat etti.
Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. İlahî âdetlerin ortaya çıkışlarına bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalaa olunabilir. İlk devir, insanlığın çocukluk ve gençlik devridir. İkinci devir, insanlığın olgunluk devridir. İnsanlığın, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından maddî vasıtalarla kendisiyle meşgul olunmayı gerektirir. Allah, kullarının lâzım olan olgunlaşma noktasına ulaşmasına kadar, içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla meşgul olmayı ilahi varlığının gereklerinden saymıştır.
Onlara Hz. Âdem aleyhisselamdan itibaren kayıtlı veya değil, bildirilen ve bildirilmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz (sav) vasıtasıyla en son dinin ve medeniyetin hakikatlerini verdikten sonra artık insanlıkla dolaylı temasta bulunmaya lüzum görmemiştir.“ (Sadi Borak, Atatürk ve Din, İstanbul, 1962, s.17)
”İnsanlığın algılama, anlama derecesi, aydınlanması ve olgunlaşması, her kulun doğrudan doğruya Allah’tan gelen ilhamlarla temas kabiliyetine ulaştığını kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki, Cenab-ı Peygamber, son peygamber olmuştur ve kitabı, tamamlanmış en mükemmel kitaptır.” (Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, s.65)
“Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.” (Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil Tarih Coğrafya Yay., 1979, s. 102)
“Hz.Muhammed, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür.”(1926)
“1930 yıllarında, İslam düşmanı bir şarkiyatçının Hz. Muhammed hakkında yazdığı bir kitabı tercüme eden bir yazar, eserini Atatürk’e takdim eder. Atatürk kitabı inceledikten sonra tarihçi Prof. Dr. Şemsettin Günaltay’ı çağırtır ve kitap hakkında fikrini sorar. Günaltay’ın cevabı:
– Ele alınacak bir şey değil, bir facia olur Paşam.
Atatürk Günaltay’ın sözünü bitirmesini beklemeden yerinden fırlar ve yanında bulunan Başvekil İsmet Paşa’ya dönerek:
-Bu paçavrayı toplatın ve tercümeyi yapanı da devlet hizmetinde kullanılmamak üzere hükümet kapısından uzaklaştırın, der.”
1930 yılında Hazret-i Muhammed’i küçük düşürmeye yönelik ifadeleri içeren bu kitap ve yazar hakkında Atatürk’ün, şu açıklamayı yaptığı kaydediliyor:
“Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesi’nde en büyük komutanın yapabileceği bir planı nasıl düşünür ve tatbik edebilir? Tarih, gerçekleri değiştiren bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır.
Bu küçük harpte bile askerî dehası kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed, bu harp sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.” (Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din Eğitimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1981)
4.Atatürk, İslam Düşmanı Bir Kâfir miydi?: Atatürk, 01 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasında şöyle bir cümle kurmuştu: “Aziz milletvekilleri! Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.” (Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3, 1 Kasım 1937)
Bu cümleden hareketle bazıları din adına Atatürk’ü Kur’an ve İslam inkârcısı bir kâfir ilan etme çabası içindeler. Bakalım öyle mi? Bu cümle iki açıdan yorumlanabilir:
1.Cahil ve kötü niyetli kişilerin zannettiği ve algıladığı gibi bu cümlede kastedilenin Kur’an ve İslam olduğunu var sayalım. Bu algıya göre bu cümlede Kur’an ve İslam’a bir hakaret yoktur. Atatürk demek istiyor ki: ”Biz CHP programı yazıyoruz. Biz insanız, peygamber değiliz. Biz fani insanların yazdığı parti programı, kutsal din kitabıyla bir tutulamaz, tutmayınız. Onun için kimse bu parti programına kutsal kitap gözüyle bakıp da mutlaklaştırmasın, kutsallaştırmasın, dogmalaştırmasın. Parti programı zamanın şartlarına göre değişebilir, ama kutsal kitaplar evrenseldir, değişmez. Parti programı insan yapısıdır ve değişebilir, ama kutsal kitaplar Allah kelâmıdır, değişmez. O yüzden bizim yaptığımız programı dondurmayın, kutsallaştırmayın”.
Burada Kur’an’a hakaret olmadığı gibi saygı da vardır. Zira kendi sözünü Kur’an ayetleriyle bir tutmuyor, “beni peygamber yapmayın, benim programımı da kutsal kitap haline getirmeyin” diyor.
2.Diğer yandan bu cümle şöyle de yorumlanabilir: Atatürk bu cümlesinde din olarak İslam, kitap olarak Kur’an’dan bizzat ve açıkça söz etmemiştir. Yani eleştiri hedefi açıkça Kur’an ve İslam değildir. Cümlede Kur’an ve İslam isimleri geçmez. Onun için biz Müslümanlar bu sözü üzerimize alınmıyoruz. Ayrıca İslam ve Kur’an, ‘gökten inen bir din ve kitap’ değil, ‘Allah’tan inen bir din ve kitaptır.’ Kur’an’ın nasıl ve nereden indiği Kur’an’da açıkça belirtilmiştir. Şöyle: “Tenzîlu’l-kitâbi minellâhi’l-azîzi’l- hakîm (hakîmi)”. Yani “Bu kitabın indirilişi aziz ve hakîm olan Allah’tandır.” (Zümer, 1). İslam’a göre Allah, ‘gök’te değildir. Allah bilinen bir mekânda yer tutmaz. Allah mekân ve zaman üstünde ve ötesindedir. Gökte oturan biri değildir. Onun için ‘gökten inen kitaplar’ ifadesi Müslümanları bağlamıyor.
Atatürk tek bir kitaptan yani Kur’an’dan bahsetmiyor, ‘kitaplar’ diyor. Bu kitaplardan kasıt, aslını kaybetmiş, sonradan inananlarınca değiştirilmiş, dönüştürülmüş, tahrif edilmiş, insan sözleri karıştırılmış olan, ama insanlara gökten indi diye sunulan İncil, Tevrat gibi kitaplardır. Zira ‘dogma’ kelimesi Aydınlanma döneminden itibaren Batıda Aydınlanmacılar, ateist ve deistler tarafından İncil için kullanılan bir terimdir.
Kur’an için ‘dogma’ kelimesi hiç kullanılmamıştır. Dogma, sorgulanmadan, düşünülmeden olduğu gibi benimsenen, inanılan, kabul edilen kesin hüküm demektir. Buna göre Ortaçağ’da İncil sorgulanamaz ve eleştirilemezdi. Kilise insanların adeta emirle, zorla, baskıyla İncil’e inanmalarını isterdi. Sorgulayanlar, eleştirenler giyotine gönderilir, başları kesilirdi.
İslam’da ise Kur’an her zaman sorgulamaya açıktır, Kur’an’ı sorgulayan veya eleştirenlere, kâfirlere, dinsizlere dünyada ceza yaptırımı uygulanmaz. Zira Kur’an’da “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”(Kâfirun, 6), ”Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 256) ayetleri vardır. O yüzden Atatürk’ün cümlesindeki ‘dogma’, İslam’ı, Kur’an’ı bağlamıyor. Biz Müslümanlar da dogma lafını üzerimize alınmıyoruz.
Kur’an zaten insanlara sorgulamadan inanın demez. Tam tersine ‘akletmez misiniz?’, ‘Düşünmez misiniz?’ der. Mesela şu ayete balım: “Üstlerindeki göğü nasıl bina ettiğimize, onu nasıl süslediğimize ve onda hiçbir çatlağın olmadığına bakmazlar mı?”(Kaf, 6). Allah burada mesela gök cisimlerini, yıldızları astronomi biliminin ışığında inceleyerek, düşünerek, aklederek yani bilerek inanmamızı ister. Körü körüne düşünmeden, sorgulamadan inanmaya zorlamaz. Yani İslam sorgulamaksızın, düşünmeksizin inanmaya zorlayan ‘dogmatik’ bir din değildir.
“Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.” ifadesine gelince, Atatürk burada kendisinin ve diğer insanların peygamber, kâhin ve cahiliye şairi olmadığını; birer beşer, insan olduklarını söylüyor. Dinî değil dünyevî bir iş yaptıklarını söylüyor. Gökten ve gaipten ilham alanlar kâhinlerdir, cahiliye dönemi şairleridir. Allah şöyle der: “O bir kâhinin sözü de değil! Ne de az düşünüyorsunuz! O, Rabbülâlemîn’den indirilen bir derstir.”(Hakka, 42-43). Hz. Muhammed gökten ve gaipten haber getiren biri değildir. Onun getirdiği haberin yani vahyin kaynağı gaip yani bilinmeyen bir yer değil, bilinen bir kaynaktır; o da Allah’tır. Onun için Atatürk’ün bahsettiği kişi, Hz. Muhammed değildir.
İlham alanlar şairlerdir. Hz. Muhammed şair değildir. Ayette şöyle geçer: “Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer! Görmez misin onlar her vadide sözcüklerin, hayallerin peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.” (Şuara, 24-26).
Eğer Atatürk Kur’an’a ve İslam’a karşı idiyse şu uygulamalara ne denebilir? Atatürk döneminde Atatürk’ün ölümüne kadar Harp Okulu öğrencilerine Kur’an üzerine yemin ettiriliyordu. Mesela 6 Eylül 1937 tarihli “Harbiye Mektebi’nde ikmal-i tahsil eyleyen zabitana mahsus şehadetname” başlıklı “Resmî Tahlif” (Resmî Yemin Belgesi) yemin belgesinde şu ifadeler var: “Cenab-ı Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Azimüşşana el basarak yemin ediyorum.” Atatürk İslam ve Kur’an düşmanı olsaydı ve isteseydi böyle bir yemini yasaklayabilirdi.
Atatürk Kur’an ve İslam düşmanı idiyse neden resmî bir devlet kurumu olarak Diyanet İşleri Başkalığını kurdu? Kur’an ve İslam düşmanı olan birisi, Komünist Rusya’da olduğu gibi dinleri yasaklar, okullarda ateizm dersi koyardı. Eğer Diyanet İşleri Başkanlığını, İslam’ı içten bozmak, tahrif etmek, reform yapmak gibi kötü niyet ve emellerle kurdu denilirse, o zaman Atatürk’ün İslam’ı bozmak için neler yaptığı tek tek gösterilmelidir.
Atatürk Kur’an ve İslam düşmanı idiyse, devletin resmî bir işi olarak Elmalılı Hamdi Yazır’a neden Türkçe Tefsir yazdırdı? Mehmet Akif’e neden meal yazma görevi verdi? Neden hadisleri toplatıp Türkçeye çevirttirdi? O kendi döneminde vatan kurtarmış ve devlet kurmuş kudretli bir devlet başkanıydı. Onu tefsir yazdırmaya zorlayacak bir üst güç yoktu. İsteseydi Rusya’da Lenin’in dinleri yasakladığı gibi o da burada İslam’ı resmen yasaklardı. Ayrıca tahrifçi biri olsaydı bugün en radikal İslamcıların bile saygı duyduğu büyük İslam âlimi Elmalılı Hamdi Yazır’a değil de, kolayca güdülebilecek sıradan birine yazdırabilirdi.
Elmalılı’ya tefsir yazma görevini verirken Atatürk’ün ‘şöyle yazacaksın, böyle yazacaksın’ gibi bir talimatı, yönlendirmesi yoktur. Elmalı da zaten böyle talimata uyacak kişilikte birisi değildir. Demek ki Atatürk, iyi niyetliydi. Onun istediği şey, Türklerin dinleri olan İslam’ı anlamalarıydı, anlayarak, bilerek inanmaları ve yaşamalarıydı. Atatürk’ün kendisi tam dindar biri olmayabilir, ama sorumlu bir devlet başkanı olarak milletine ve milletinin dinine böyle bir hizmette bulundu. Onun içki içmesi, ibadetlerini tam olarak yerine getirmemesi gibi hususlar bizi ilgilendirmez, onun kendi bireysel sorumluluğu alanına giren hususlardır. Biz, devlet yöneticilerinin bireysel yaşantısına değil, kamusal alanla ilgili milleti ilgilendiren icraatlarına bakarak değerlendiririz.
Atatürk, Kur’an ve İslam düşmanı olsaydı Ahmet Hamdi Akseki’ye, askerler için özel ‘din kitabı’ hazırlatmazdı. Bu din kitabı orduda askerlere İslam dinini öğretiyordu. Atatürk’ün o zamanki bu İslamcı uygulaması bugün yoktur. Atatürk döneminde okullarda din dersleri okutulmuştur. Atatürk İslam düşmanı bir kâfir olsaydı böyle bir şeye izin vermezdi. Atatürk elbette bir peygamber ya da tanrı değildi; naçiz vücudu 10 Kasım 1938’de toprak olmuş olan bir Türk Başbuğu idi. Her fani gibi onun da elbette hataları olmuştur ama Türk milletine olan faydası ve hizmetleri fevkalade büyüktür. Bir Türk-İslam yurdu olan Anadolu’yu son Haçlı istila ve işgalinden kurtarmak için Millî Mücadele ve istiklal cihadı açıp bu cihadı muzafferen kazanan ve bu vatanın tekrar Türk-İslam yurdu olarak kalmasını sağlayan emirü’l-müminin Mustafa Kemal Paşaya rahmet olsun.
5.Laiklik İlkesi Doğrultusunda Yapılan Yenilikler:
Laiklik ilkesi, 1937’de anayasada yer almıştır. Ancak Atatürk bu tarihten daha önce de Devletimizin kuruluşundan beri laiklik kavramının anlamına uygun inkılâplar yapmıştı. Mesela daha önce 3 Mart 1924’te halifelik kaldırılmıştı. O zaman laiklik yoktu ama Atatürk’ün kafasında laiklik zihniyeti vardı. Bunlara bakalım:
a.Halifeliğin Kaldırılması: Halife, siyasî ve tarihî manasıyla Hz. Muhammed’in ardılı, ardgeleni demektir. Yani Hz. Muhammed’in 632 yılında vefatından sonra onun yerine, makamına geçen anlamındadır. İslam tarihinde halife, hem devlet başkanı hem de din işlerinin başı idi. Yani dinî ve siyasî liderdi. İmam ve devlet başkanı idi.
Peygamberimizden sonraki Hz. Ebubekir ve diğerleri hem devlet başkanı hem de din işlerini yürüten birinci dereceden yöneticilerdi. Yani Hz. Muhammed’in halefi, halifesi, onun yerine geçen, onun görevini üstlenen kişilerdi. Asr-ı Saadette ilk dört halife ‘seçim-biat-şura’ esasına göre işbaşına geldiler. Yani o günkü şartlarda önde gelen sahabiler toplanıp kendi aralarında seçim yaptılar ve sırayla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali‘yi halife olarak seçtiler.
İkinci aşamada seçen seçmeyen herkes seçilene biat etti yani onu halife olarak kabul etti. Üçüncü aşamada da seçilen halife, önde gelen âlimlerle, sahabiyle istişare ederek yani şurayla devleti yönettiler. Ben padişahım, diktatörüm, asarım keserim, istediğimi yaparım demediler. Zaten o dönem sahabileri de “sen Kur’an’a göre hükmetmezsen seni kılıcımızla doğrulturuz” diyebilecek kadar özgüvenli idiler. Yani diktatörlüğe izin vermediler. Ancak Emevilerle birlikte ‘seçim-biat-şura’ esasları kalktı, halifelik ya da devlet başkanlığı aynı aileye mensup kişilere geçti. Yani saltanat (monarşik sistem, mutlakiyet rejimi) idaresi denilen rejim geldi.
Saltanat rejimine bağlı olarak devlet yönetimi halifenin kişiliğine kalmıştı. Yani şansa bağlıydı. İyi biri gelirse iyi yönetiliyor, zalim biri gelirse kötü yönetiliyordu. Seçim olmadığı için aynı aileden çıkacak halife şans işiydi. Peygamberimizin halifesi yani temsilcisi, saltanat rejimine bağlı olarak iş başına gelen hanedan üyeleri değil, “âlimler peygamberlerin varisidir.” Hadisi gereğince gerçek ilim adamlarıdır.
”İşleri de aralarındaki danışma ile yürür.”(Şura, 38) ayeti gereğince İslam’da devlet teşkilatının temeli şura yani istişare, danışma, görüşme, karşılıklı fikir alışverişine dayanır. Bunun kurumsal şekli de halkın seçtiği temsilcilerin istişaresine dayanan cumhuriyettir.
1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldıktan sonra Vahideddin, 16-17 Kasım 1922 gecesi bir İngiliz zırhlısı ile Türkiye’yi terk etti. Böylece halifelik makamı boşaldı. Büyük Millet Meclisinde 19 Kasım 1922 günü yapılan oylama sonucunda Abdülmecit Efendi halife seçildi. Kendisine sadece dinî reis yetkisi verildi, siyasi yetkileri elinden alındı. Bu arada Hüseyin Rauf Orbay, Adnan Adıvar ve Refet Bele gibi kişiler Halife Abdülmecid Efendi’yi ziyaret ederek ona destek vereceklerini açıkladılar. Ayrıca İsmailiye mezhebi imamı III. Ağa Han da halifelik kurumunun kalmasını istedi. Cumhuriyet rejimi karşıtları da halifenin etrafında toplanmaya çalışıyordu. Bu durumlar karşısında tedirgin olan Atatürk, devlette ikilik çıkacağı, devlete siyasî hâkimiyet konusunda iki ayrı kurum oluşacağı, halifelik kurumunun ve halifenin emperyalist Haçlı devletler tarafından İslam ülkelerini kendi amaçları için kullanabileceği ve kontrol edeceği endişesiyle 3 Mart 1924’te Meclis tarafından halifeliğin kaldırılmasını sağladı. Çünkü artık biz bir ümmet devleti değil, millet devleti olarak kurulduk. O zamanlar bütün ümmeti sırtlayacak durumda değildik. Ayrıca işgal döneminde İstanbul Hükûmeti, Hilafet Ordusu adında bir ordu kurmuş ve bu orduyu vatanımızı işgalcilerden kurtarmaya çalışan Kuva-yı Milliyeye karşı kullanmıştı. Yani halifeliği, işgalcilerin amacı doğrultusunda kullanmışlardı.
Resmî adı ‘Hilâfetin İlga ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti Memâliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun’ olan 431 sayılı yasanın ilk maddesinde “Halife hal’edilmiştir. Hilâfet, hükûmet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgâdır”; yani günümüz Türkçesi ile: “Halife görevinden alınmıştır. Halifelik, hükûmet ve Cumhuriyetin anlam ve kavramı içinde esasen var olduğundan, saklı olduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır.” denir.
Osmanlı Devleti İslamî olmayan saltanat rejimiyle yönetiliyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise İslam’a uygun olan cumhuriyetle yönetilmeye başladı. Halifelik kaldırılınca aynı gün devlet işlerinin dine uygun olup olmadığını denetleyen Şer’iye ve Evkaf Vekâleti de kaldırıldı. Bunlar yapılırken din işleri boşta bırakılmadı, bunların yerine Başbakanlığa bağlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu.
Zira asıl İslam’a uygun olan ‘seçim-biat-şura’ mekanizması ancak cumhuriyet rejimiyle mümkündür. Bu işler tek adamla, padişah, sultan, kral, halife ile olmaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, halifelik makamının görev ve işlerini kurumsal olarak devralmıştır. Nitekim yasama, yürütme ve yargıya dayalı Büyük Millet Meclisi, bakanlıklar ve mahkemeler devlet işlerini görürken, Diyanet İşleri Başkanlığı da din işlerini yürüten resmî bir kurumdur. Yani bu durumda devlet ve din işlerine bakan tek bir kişiye, halife adında bir kişiye ihtiyaç kalmamıştır.
İçlerinden biri sonradan padişahlık ve halifelik iddiasında bulunamasın ve devlette bir kargaşa olmasın diye Osmanlı Ailesi üyeleri yurt dışına çıkarıldılar.
b.Tekke, Zaviye ve Türbeleri Kapatma: Tarikat mensuplarının barındıkları, ibadet ettikleri, tarikata ait törenleri icra ettikleri yere tekke, yine aynı etkinliklerin yapıldığı, daha çok kırsal alanlardaki yapılara zaviye, devlet ve din büyüklerinin mezarlarının bulunduğu yapıya da türbe deniyordu. Bu kurumlar halk tarafından kutsal sayılıyordu.
Tekke, zaviye ve türbeler eskiden daha işlevsel, amacına uygun ve faydalı kurumlardı. Türk milletini hem ortak değerler etrafında birleştiriyor, hem sosyal dayanışmayı sağlıyor hem de ahiretlerini kurtarmaya dönük İslam imanını kazandırıyordu. Ancak çok büyük bir kısmı zamanla bozuldular, özlerinden, gerçek amaçlarından uzaklaştılar. Tarikatların birçoğu gerçek İslam’ın dışında, İslam’la alakası olmayan bazı düşünce, kural ve uygulamalar getirdiler. Şeyhleri kutsallaştırma ve onlara tapınma kurumlarına, kişisel menfaat sağlama, halkı sömürme, miskinlik, tembellik kurumları haline geldiler.
Halka yanlış bilgiler vermeye, yanlış telkinlerde bulunmaya, yanlış düşünceler doğrultusunda yönlendirmeye başladılar. Bazıları, Haçlı Siyonist odakların kullandıkları millî yapımıza zararlı odaklar haline geldiler. Nitekim 15 Temmuz 2016’da Amerika adına çalışan kendisine “Hocaefendi” denilen, ama aslında gerçek hocalıkla bir alakası olmadığı görülen bir kişinin devletimize isyan ettiğini, darbeye kalkıştığını gördük. Ayrıca mesela 1918-1922 arası işgal döneminde Özbekler Tekkesi gibi Millî Mücadele sürecimize destek sağlayan az sayıdaki tarikat oluşumlarının yanında birçoğu işgalcilerle işbirliği yapmaya, Yunan ordularını desteklemeye başladılar. Ahmet Yesevilerin, Mevlanaların, Hacı Bektaş Velilerin, Yunus Emrelerin gerçek tasavvuf ve tarikat anlayışları ortadan kalktı; onların yerine her anlamda zararlı, çarpık tarikat yapılanmaları ortaya çıktı. Şubat – Nisan 1925’ döneminde İngilizlerin ajanı olan Şeyh Sait adlı bir kişi de doğuda İngilizlerin istekleri doğrultusunda biz Musul’u almayalım, devletin gücü oraya yönelemesin diye tekke tarikat şeyhi sıfatıyla halkı ayaklandırdı ve devlete isyan etti. Bu durumda Atatürk “en doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır” diyerek 30 Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbeleri kapattı. Şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyyidlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, muskacılık, türbedarlık gibi unvanları da yasakladı.
Atatürk, 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: “Ölülerden medet ummak medenî bir cemiyet için ayıptır. Mevcut tarikatların gayesi kendilerine tabi olan kimseleri dünyevî ve manevî olan hayatta saadete ulaştırmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün kapsamıyla medeniyetin ışık saçan huzurunda, filan veya falan şeyhin irşadıyla (uyarısıyla) maddi ve manevi saadet arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medenî toplumunda mevcudiyetini asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir. Tarikat reisleri bu dediğim gerçeği bütün açıklığıyla anlayacak ve kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık erginliğe, rüşde ulaştıklarını elbette kabul edeceklerdir.“ (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.2, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2006, s.223)
Atatürk’ün karşı çıktığı ve reddettiği şeyhler, dervişler, meczuplar İslam dışı sapmalardır. Atatürk cahil, kendilerinde birtakım ilahî güçler olduğuna inandırarak halkı kandıran, paralarına, mallarına mülklerine, karılarına kızlarına el koyan; muska yazarak, okuyup üfleyerek zavallı halkın hastalıklarına, uğursuzluklarına çare bulacağına inandıran ahlaksız, inanç sömürücüsü şeyhlere karşı çıktı. Bugün de onlardan pek çok vardır. Bunlar gerçek İslam’ı bırakmış, milletin dimağını paslandıran hurafelere batmıştır.
Atatürk tekke ve zaviyeleri kapatmakla iyi etmiştir. Zira o zamanki ve şimdiki tarikat yapılanmalarının birçoğu, hem gerçek İslam’a, hem de kadim zamanların Ahmet Yesevi gibi ilk kurucu öncülerin tarikat anlayışına ve saf, temiz tasavvuf anlayışına aykırıdır. Bunlar asıl, sağlam, gerçek İslam’ı temsil etmekten fersah fersah uzak yapılardır.
Gerçek İslam, Kur’an ve Hz. Muhammed merkezli sahih İslam’dır. Asıl İslam aklı kullanmaya, düşünmeye, sorgulamaya, eleştirmeye, bilime, teknolojiye, hür düşünceye, sanata, zarafete, estetiğe, kul, canlı cansız varlık, tabiat ve Allah hakkına, ticari, sosyal, medenî her türlü ahlaka önem veren bir dindir. Her insanın hata yapabileceğini belirten ve o yüzden insanı, kişiyi kutsallaştırmayan, tanrılaştırmayan, ruhbanlaştırmayan, kişiye değil sadece Allah’a taptıran bir dindir. İnsanlara mal ve eşya satmak için dua ve koruyuculuk gibi uyduruk dinî gerekçeler üretmeyen, ilaç diye deve sidiği içirmeyen bir dindir. İslam çalışmayan, üretmeyen şeyh hanedanını gariban müritlerin el emekleri, alın terleriyle besletmeyen, şeyhe, şefe kul etmeyen, Müslümanları bağnaz ve doğru yanlış demeden salt emre uyan bir koyun sürüsüne dönüştürmeyen bir dindir. Şeyh ya da cemaat şefi ne diyorsa doğrudur, onun sözleri ve emirleri ayet gibi bellenmeli ve gereği yapılmalıdır, sizin düşünmenize gerek yok, sizin adınıza şeyh efendi düşünüyor diyen tarikatçılık anlayışı, İslam’da yoktur. İslam’da aklı kullanmak, düşünmek, sorgulamak, doğru sözü almak, yanlış sözü atmak vardır.
Sarık, cüppe, lastik ayakkabı, şalvar ve sakal içine gömülmüş bir tarikatçı çok ilkel bir kılık içindedir ve bu kılığı bırakın Müslüman olmayanları; samimi Müslümanlar bile görünce kaçıyor. İslam demek böyle bir kılık demek değildir. Bu kılığın İslam’la bir alakası yoktur. Bu kılık yüzlerce sene öncesinin imkân ve şartlarında üretilmiş o zamanlara ait bir örf, bir geleneksel giyimdir, yoksa din değildir. Bu çağda böyle bir kılıkla İslam temsil edilemez.
Ayrıca okunmuş, dualı ve mezarda yatan ölüyü cehennem ateşinden koruyacağına inanılan kefen satan, okunmuş terlik satarak bunu giyenin evinden her türlü kaza ve belanın uzak olacağı inancını din diye yayan tarikat şefi, rabıta adı altında şeyh ve şeflere taptıran, onları putlaştıran, bir nazarla uçağı düşürdüm, depremi durdurdum, Azrail’i kovdum diyen bir tarikat anlayışı; şeyh ne derse doğrudur, sorgulanamaz, eleştirilemez, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır, mürid şeyhin elinde gassalın (ölü yıkayıcı) elindeki ölü gibidir diyen bir tarikatçılık, tam da Atatürk’ün şeyhler, dervişler, meczuplar dediği hem lüzumsuz hem de zararlı yapılardır. Ben onlarla aynı ortamı paylaşmak istemem, aynı havayı solumam, cennette bile onlarla aynı ortamda bulunmak istemem.
c.Ezanın Türkçe Okunması Meselesi: Ezan, Müslümanları namaza davet için duyuru sözlerinden ibaret bir metindir. İslam’ın fazlarında değil, sünnettir. Mekke döneminde namaz farz oldu, ama o dönemde namaza ezanla çağrı yapılmıyordu. Namaza ezanla davet geleneği Hicretten sonra Medine döneminde olmuştur. Hz. Peygamber namaz vakitlerini bir düzene sokmak için herkese duyurulacak ve bilinen vakitlerde camide namaz için toplanmayı sağlayacak bir çağrı şekline ihtiyaç duyuldu. Bunu sahabeyle istişare etti. Yani arkadaşlarına danıştı.
Arkadaşlarının bazısı boru sesiyle, bazısı çan sesiyle, bir kısmı da ateş yakarak çağıralım dediler. Ancak boru Yahudilerin, çan Hristiyanların, ateş de Mecusilerin âdeti idi. Müslümanlar kendilerine özgü farklı bir çağrı yöntemi bulmalıydılar. Bu arada Hz. Ömer ve Abdullah bin Zeyd’in de dahil olduğu sahabeden 7 kişi, ezan metnini rüyalarında görüp öğrenmişler. Bunu peygamberimize söylediler. O da beğendi ve uygun buldu. Hemen onun emriyle okunmaya başladı. Böylece ezan sünnet oldu. Ezanın asıl adı da ‘Ezân-ı Muhammedî’dir. Yani Hz. Muhammed’in çağrısı.
İlk ezanı da Bilal-i Habeşi okudu. Ezan ayet değildir. Ancak şu gibi ayetlerde ezana dolaylı olarak gönderme vardır: “Siz namaza çağırdığınız zaman onlar o çağrıyı eğlence ve alay konusu yapıyorlardı.” (Mâide, 58). “Ey müminler, cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman hemen Allah’ın zikrine koşun.” (Cum’â, 9). Bu ayetlerde geçen ‘çağrıldığınız zaman’ ifadesi ezana gönderme ifadeleridir.
O günden bugüne dünyanın her yerinde ezan Arapça haliyle okunagelmektedir. Artık ezan bu haliyle yerleşmiş ve Müslümanların ortak bir değeri ve sembolü haline gelmiştir. İran’da, Pakistan’da, Endonezya’da, Afrika ülkelerinde, Arap ülkelerinde, Türk ülkelerinde; dünyanın her yerinde ezan, bilinen Arapça metin haliyle okunuyor. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, Arapça ezan okununca bunun anlamının ne olduğu düşünülmeden, namaza çağrı olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla ezanın anlamından ziyade işlevi önemlidir. Sonuçta anlamı bilinsin diye ezanı Türkçe okumanın bir manası yok. Dünya Müslümanları arasında birliği sağlayan ezanın Arapça haliyle okunmaya devam etmesi en uygunudur.
Ayrıca batılı ülkelerde olsun, başka yerlerde olsun bazı insanlar ezan sesine hayran olarak etkilenip Müslüman oluyorlar. Ezanın Arapça haliyle okunmasının kendine özgü bir cazibesi, büyüsü, güzelliği, estetik bir ahengi var. Dinlerin kendilerine özgü klasik ibadet dilleri vardır. Onlar değişmez, değiştirilirse manevi havası, kendine özgü ilahî rengi, kokusu gider. Dinî metinlerin anlamını merak edenler zaten tercümelerini okur, anlar.
Mesela bu bağlamda Ermeni kiliselerinde hiçbir Ermeninin anlamadığı eski Ermenice ile ibadet edilir. Süryaniler de kiliselerinde anlamadıkları eski Süryanice ile ibadet ederler. Aynı şekilde Rumca bilmeyen bazı Hristiyanlar, kiliselerde Rumca ibadet ederler. Katolik kiliselerinde ibadet dili, çok uzun zaman boyunca, çok az kişinin bildiği Latince idi. Kaldı ki Latince bugün ölü bir dildir. Sanskritçe de ölü bir dil olduğu halde Hindu ibadet dilidir. İsrail dışında dünyanın değişik yerlerinde İbranice bilmeyen Yahudiler, İbranice ibadet ederler. Ayrıca ölü bir dil olan Aramice’yi de kullanırlar.
Vaktiyle Atatürk döneminde 31 Ocak 1932 tarihinden itibaren alınan yanlış bir kararla ezan Türkçe okutuldu, ama tutmadı. Atatürk ezanı yasaklamadı, sadece Türkçesini okuttu. Atatürk’ün niyeti aslında iyi idi. O, Türklerin gönülden inanıp yaşadığı dinlerinin ne olduğunu, mesajını, anlamını kendi dillerinde anlasınlar, anlayarak, bilerek, bilinçli olarak ibadet etsinler istedi. Ama Türk milleti bunu bir türlü benimsemedi, kabul etmedi, yadırgadı, hep tepki duydu.
Ezanın Türkçe okunması meselesi Atatürk’ten önce de gündeme gelmişti. Mesela bu bağlamda Ziya Gökalp, Yeni Hayat dergisinde 1918’de çıkan ’Vatan’ şiirinde:
“Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’an okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın.”
mısralarına yer vermişti. Ziya Gökalp’ın niyeti de aynı idi. Yani ibadet dilinin Türkçe olması ve Türklerin okudukları surelerin, duaların, hutbenin, ezanın anlamını bilmesi idi. Atatürk, Müslüman Türkler dinlerinin kaynağı olan Kur’an’ın ve hadislerin manasını, mesajını anlasınlar diye Türkçeye tercüme ettirdi, mealini ve tefsirini yaptırdı. Bu fikir gerekli ve doğru idi. Zira Kur’an ve hadislerin manası anlaşılmadan yaşanan bir Müslümanlık eksik idi. Hutbelerin ve duaların Türkçe okunması iyi olmuştur. Ancak ibadet dilinin, namazlarda okunan surelerin ve ezanın Türkçeleştirilmesi projesi doğru değildi.
Bu arada Atatürk, ezanın Türkçe okunmasını istedi, ancak Arapça ezan okuyanlara ceza verilmesi ile ilgili kanun çıkarmadı. Bu konudaki kanun, yani ezan Arapça değil, Türkçe okunacak, buna uymayanlara ceza verilecek anlamındaki kanun, Refik Saydam’ın başbakan ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olduğu 1941 yılında çıktı. Sonunda 16 Haziran 1950’de Demokrat Parti döneminde Arapça aslına dönüldü ve mesele bitti. İşin ilginç tarafı, ezan aslı gibi Arapça olarak okunsun kararına, o zamanki CHP de oy verdi. Yani ezanın aslına dönmesi kanunu, hem Demokrat Partinin hem de CHP’nin oylarıyla geçti. Atatürk, elbette çok büyük, çok önemli, çok faydalı işler yapmıştır, onu her zaman Başbuğumuz olarak saygı ile anıyoruz. Ancak ezanın Türkçe okutulması gibi bazı hataları da oldu. Zira o da bir insandı ve hata yapabilirdi. Ezan meselesini Mehmet Akif Ersoy atamızın İstiklal Marşı’mıza koyduğu veciz mısralarla noktalayalım:
“Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli”
ç.Din Eğitiminin Düzene Sokulması: Cumhuriyetin ilk döneminde din derslerinin yasak olduğu gibi yanlış bir kanaat vardır. Atatürk İslam’ı, din derslerini yasaklamadı; tam tersine geleneksel medrese öğretiminin eskiliği ve yetersizliği karşısında daha doğru ve etkili bir din dersi eğitimine ve öğrenimine önem verdi. Mesela bu bağlamda 15 Temmuz 1923’te toplanan ilk Maarif şurasında eğitim konusu bütün boyutlarıyla ele alınmıştı. Burada “din dersi öğretmenlerinin seçiminde diğer öğretmenlerdeki gibi şartlar aranılacaktır. Din dersleri programı din ve eğitim adamlarından kurulu bir komisyonca yapılacaktır.” (Mustafa Ergün, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ankara 1982, s.31) kararı alındı. Cumhuriyet döneminde ilkokullarda din dersi verilmiştir.
3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat kanununun 4. maddesi şöyledir: “Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı), yüksek diniyât mütehassısları (din uzmanları) yetiştirilmek üzere Darülfünunda (üniversitede) bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet (imamlık ve hatiplik) gibi hidemât-ı diniyyenin (dinî hizmetlerin) ifası vazifesiyle mükellef (yükümlü) memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşâd edecektir (açacaktır).”
1924 yılında medreseler kapatıldı ve İstanbul Darülfünununda İlahiyat Fakültesi açıldı. 1928’de İmam Hatip okulları, 1930’da ilkokullarda din dersleri vardır. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, Askere Din Kitabı adlı bir kitap yazdı. Bu kitaba dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak bir önsöz yazdı ve bu kitap Atatürk’ün emriyle orduda askere ders olarak okutuldu. Atatürk döneminde Harp Okulu öğrencileri zorunlu din dersi okuyordu.
Atatürk döneminde Harp Okulu öğrencilerine Kur’an üzerine yemin ettiriliyordu. Bu yemin belgesi şöyledir: “Ben, sulhta ve harpta, karada ve denizde ve havada ve her nerede olursa olsun, milletime ve memleketime daima doğruluk ve sadakatla hizmet ve hükûmet-i cumhuriyemizin bütün kanun ve nizamlarına ve amirlerimin her türlü emirlerine bütün kalbimle itaat etmekten ayrılmayacağıma ve milletimin namına, mukaddes şerefli sancağımın şanını ve askerliğin namus ve şerefini canımdan aziz bilip bu uğurda seve seve canımı feda etmekten çekinmeyeceğime ve asıl vazifem olan; namuskâr, özü ve sözü doğru ve gayretli bir asker olarak çalışmaktan başka bir şey düşünmeyeceğime, Cenab-ı Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Azimüşşana el basarak yemin ediyorum.”