Osmanlı Devleti’nin özellikle son dönemlerinde bağımsız bir dış politikası yoktu. Avrupa devletleri, üzerine çullandıkları Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışıyorlar, istedikleri politikayı uygulatıyorlardı. Dış müdahaleler çok fazlaydı. Osmanlı Devleti’nden ticari ve siyasi ayrıcalıklar aldıkları yetmiyormuş gibi toprak talebinde de bulunuyorlardı. En nihayetinde 30 Ekim 1918 Mondros mütarekesinden sonra bizzat askerleriyle gelip ülkemizi işgal ettiler. Verdiğimiz kutlu bir Millî Mücadeleden sonra vatanımızı düşmandan temizledik ve kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz, tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız millî egemenlik üzerine inşa edildi.
Başka ülkelerin toprak bütünlüğümüze, millî sınırlarımıza, kendi millî egemenlik haklarımıza, içişlerimize müdahale etmelerine, Türk milleti birliğini etnik ve mezhep planında bölüp parçalama çalışmalarına izin vermemek, dış politikamızın esası oldu. Başka milletler, devletler ve uluslararası kuruluşlarla olan münasebetlerimiz barışçı siyasete ve daima milliyetçilik ilkesine bağlı olarak gelişti.
Başka milletler karşısında Türk milletinin haklarını koruyan bir politika benimsenirken iyi komşuluk ilkesine de uyulmuştur. Millî dış politikamızda ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesine bağlı olarak, hem başka milletlere saldırmamak, düşmanca davranmamak, hem de dışarıdan gelecek her türlü tehdit ve tehlikeye karşı milletimizi, devletimizi ve vatanımızı korumak ve başka devletlerin iç işlerimize karışmasına izin vermemek esas alınmıştır.
Atatürk, 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclisinde kabul edilen Misak-ı Millî sınırları içinde kalan vatan topraklarının çok büyük bir bölümünü, bugünkü mevcut sınırlarımızı Lozan’da tescillemişti. Bir kısmını ise o günkü şartlar gereğince kurtaramamıştı. Misak-ı Milliye dahil olup da hâlâ mevcut sınırlarımız dışında kalan topraklarımızı da yeri ve zamanı gelince, şartlar ve ortam hazır olunca kazanmayı millî dış politikamızın temeli yapmış ve bunun için çalışmıştır. Ayrıca “Misak-ı Millînin kesin bir sınırı yoktur. Misak-ı Millî gerçek Türk menfaatleri neredeyse oradadır.” (Yuluğ Tekin Kurat, Atatürk’ün Dış Politikasında Barış, s.36)
Atatürk her şeyden evvel Balkan ülkelerinin ve Arap devletlerinin kendi aralarında birleşip Türkiye’ye karşı düşmanca bir konuma gelmelerini önleyici tedbirler aldı. Bu bağlamda Balkan ve Sadabad Paktı önemidir. Komşumuz Suriye Fransa’nın, Irak ise İngiltere’nin kontrolünde idi. Atatürk, Fransa ve İngiltere’nin bize dönük düşmanca yaklaşımlarını engellemek için 17 Aralık 1925’te Rusya ile Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşmasını imzaladı. Bu anlaşma, Atatürk’ün Rusçu olduğunu göstermez. Bu bir denge politikası idi.
Türkiye, barışçı amaçlarla milletlerarası bir kurum olarak kurulan Milletler Cemiyeti (Birleşmiş Milletler)’ne ilk davetli üye olarak 18 Temmuz 1932’de kaydoldu. Atatürk, millî dış siyaset ilkesine bağlı kalarak, bağımsızlığımızı yok edecek bizi sömürge ve köle edecek şekilde büyük devletlerle kayıtsız şartsız ittifak anlaşmalarına yanaşmadı. Zira ayıyla aynı çuvala girilmez.
a.Balkan Paktı: Atatürk, hem Batı hem de Doğu sınır güvenliğimiz için iki önemli anlaşma yaptı. Bunlardan biri Batı sınır güvenliğimiz için Balkan Paktıdır. Balkanlar Osmanlı Devleti’nin elinden alındıktan sonra küçük küçük devletçiklere bölündü. İtalya, Almanya, İngiltere ve Rusya Balkanları ele geçirme peşindeydi. 1933 yılında Faşist İtalya’nın, Nazi Almanya’sının ve Komünist Rusya’nın güçlenmesi Balkan ülkeleri üzerinde bir tehdit unsuruydu. Bizim için de tehdit olabilecek bu duruma engel olmak için 9 Şubat 1934 tarihinde Atina’da Türkiye, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya arasında dostluk ve dayanışma Balkan paktı imzalandı. Bir önsöz ve üç maddelik bir anlaşmayla bu ülkeler birbirlerine karşı sınır güvenliklerini güvence altına aldıklarını belirttiler. Ayrıca taraf ülkeler birbirlerine önceden haber vermeden bir askerî harekete kalkışmayacaklarının da güvencesini verdiler. Ancak bu pakt 1940 yılında dağıldı.
b.Sadabad Paktı: Atatürk, Doğu ve güney sınırlarımızın güvenliğini sağlamak için de bir anlaşmayla güvenlik çemberi oluşturdu. Bu çerçevede 8 Temmuz 1937 tarihinde Tahran’da Sadabad Sarayı’nda İran, Irak, Afganistan ve Türkiye arasında Sadabad Paktı imzalandı. Bu anlaşmaya göre taraf ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmayacaklar, birbirlerinin sınırlarına saygılı olacaklar, sınır ihlalleri olmayacak, ortak konularda birbirlerine danışarak hareket edecekler, birbirlerine saldırmayacaklar, sınır boylarında yaşayan etnik ve dinî toplulukları birbirlerine karşı kışkırtmayacaklar, birbirlerinin rejimine saygı duyacaklar, aralarındaki anlaşmazlıkları görüşme ve barış yoluyla halledeceklerdi. Ancak İkinci Dünya Savaşından sonra bölge üzerindeki Amerika ve İngiltere’nin emperyalist etki ve baskısı sebebiyle bu anlaşma bugün fiilen geçersiz hale gelmiştir.
Ayrıca Atatürk, Turan Türk Birliğinin kurulabilmesi için gerekli kültürel altyapısını sağlamak üzere 1924 yılında 200.000 lira ödenekle Fuat Köprülü’ye Türkiyat Enstitüsü’nü kurdurdu ve ona şöyle dedi: “Size önem verdiğim bir görevi veriyorum. Bilgili ve özellikle zeki arkadaşlarınızı toplayın! Onlara görev verin, oralara gitsinler, oradaki insanlarla dostluk kursunlar ve toplumlar arasındaki benzerlikleri, kültür ve tarih beraberliğimizi hatırlatarak canlandırsınlar! Siz onları memleketimize davet edin. Cumhuriyetimizi yakından görüp tanısınlar. Oralarda gereken araştırmaları yapın, bilime hizmet edin! Ortak bir tarihten geliyoruz, birbirimizi tanımakta yarar var! Hadi göreyim sizi!” (İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Avrasya Devleti, Tekin Yayınevi, İstanbul 1998, s.62)
Atatürk Etnografya Müzesi de kurar. Bu müzenin açılışını birlikte yaptığı Afgan Kralı Emanullah Han’a şöyle der: “Görüyorsunuz Şah Hazretleri! Asya’da yaşayan Türk ve Müslüman ülkeler, siyasi coğrafya olarak ne kadar bölünmüş olursa olsun, kültürde tam bir bütünlük arzediyor. Dünya dengesinde bu bütünlüğün büyük bir önemi olduğunu yakında herkes kavrayacaktır!” (İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Avrasya Devleti, Tekin Yayınevi, İstanbul 1998, s.86)
c.Atatürk Bozkurt İdi: Atatürk, dünyadaki bütün Türklerin ortak millî simgesi olan bozkurtu Türk’ün millî sembolü olarak kullanmış ve buna önem vermiştir. Atatürk, aynı zamanda kendisi de bir bozkurttur. Ziya Gökalp, İstanbul’u işgal eden Haçlı orduları tarafından sürgüne gönderildiği Malta zindanında arkadaşlarına şöyle söylemiştir: “Mustafa Kemal Paşa, Türk’ün efsanelerinde yaşayan Bozkurt gibi kurtarıcı bir şahsiyettir.” (Mehmet Ateşoğlu, “Atatürk’ün Türkçülüğü”, Türk Yurdu dergisi, C.2, S.8 (290), Kasım-1960, s.39-40)
Batılılar Atatürk’e ‘Bozkurt’ lakabını takmışlardır. Nitekim Atatürk hayattayken, İngiltere’de Ekim 1932’de, bir İngiliz subayı olan Harold Courtenay Armstrong tarafından yayınlanan Grey Wolf, Mustafa Kemal an İntimate Study of a Dictator, adlı kitapta Atatürk, bozkurt olarak nitelendirilir.
“Ona bozkurt diyorlar: Çünkü bozkurt, vakti ile Asya steplerine uzanan ırkın sembolüdür.” (Muvaffak İhsan Garan, Milletlerin Sevgilisi Atatürk, s.51)
Lahey Sürekli Adalet Divanı (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) tarafından 7 Eylül 1927’de Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e hediye edilen ve Atatürk’ün çalışma masasında bulundurduğu ‘bozkurt’ heykeli Samsun Gazi Müzesi’nde sergilenmeye devam ediyor. Atatürk, Adalet Bakanı Mahmut Esat’ın soyadını ‘Bozkurt’ koydu. 1925 yılında Türkiye Cumhuriyeti devlet armasının yapılması için bir yarışma açtırdı. Bu yarışmada Namık İsmail’in bozkurtlu arması birinci seçildi. Ankara Üniversitesi’nin diplomalarının alt köşesine ‘Kurtbaşı’ amblemi koydurdu. Bir dönem, üniversite öğrencilerinin şapkalarında bozkurt figürü bir sembol olarak kullanılmıştır. Fuat Köprülü Atatürk’e, 12 Kasım 1924’te kurulan Türkiyat Enstitüsü’nün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğunda Atatürk şu cevabı verdi: “Fuat Bey, Karlı Tanrı Dağları’nın önünde elinde meşale tutan bir ‘Bozkurt’ olsun. Bu meşale, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon’dan çıkmamızda kılavuz olan Bozkurt, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin”. Türk Ocakları’nın amblemini ‘Bozkurt’ yaptırdı. Bugün Ankara’da eski Türk Ocağı binası olan Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi konferans salonunun karşı duvarında bu bozkurt başı duruyor.
Atatürk, kendi döneminde kurulan Petrol Ofisi’nin armasını ‘Bozkurt’ olarak tasarlattı. Bozkurt Atatürk, 1922 yılında Ankara Hükûmeti adına bastırdığı pula, bastırdığı ilk paralara (mesela 1927’de çıkarılan kâğıt paralara bakılabilir) Cumhuriyet döneminde okullarda ‘Bozkurt Cumhuriyet Marşı’ okutuldu. İlk Cumhuriyet Marşı’nın adı ‘BOZKURT’ tur. Bu marş, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilanı için Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine yazdırıldı. Atatürk’ün döneminde ilkokul öğrencilerine öğretildi ve her sene 29 Ekim Cumhuriyet bayramlarında coşkuyla söylendi. Bu marş, Atatürk’ün vefatından sonra İsmet İnönü tarafından kaldırıldı. Atatürk CHP’si bozkurtluydu, bozkurdu simge olarak kullanıyordu. Çünkü Atatürk, Türk milliyetçisiydi. Atatürk’ten sonra kaldırdılar. Atatürk, Türk İzci Ocağı bünyesindeki çocuklara ‘Yavru Kurt’ sanını verdi. İlk yolcu gemisine Bozkurt adını koydu. Yerli malı olarak üretilmeye başlayan bir sigaraya 1935 yılında ‘Bozkurt’ adını verdi ve bu sigaranın paket resmini ‘Bozkurt’ yaptı. Çalışma masasında çağırma zili olarak kullandığı tunçtan bir bozkurt heykeline yer verdi.
d.Atatürk’ün Ortadoğu ve Araplara Bakışı: Bazılarının dine karşı olmakla suçladıkları Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, 1937’de bugünkü meselelerle ilgili olarak bakın ne demiş: “Ortadoğu’nun Batı emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat kendimize kâfi derecede güvenip gücümüzü birliğimiz için İslamiyet’in kutsal yerlerini Musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız.
Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla suçlandık. Fakat bu ithamlara rağmen Peygamberin son arzusunu yani Mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için bugün kanımızı dökmeye hazırız. Atalarımızın Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun altında bulunmasına da müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah’ın inayetiyle kuvvetliyiz.
Avrupa bu mukaddes yerlere sahip olmak için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp, icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.” (Mustafa Kemal Atatürk, Başbakanlık Resmî Arşivi, 27.7.1937 ve 438 – A Sayı)
Prof. Dr. Nurullah Çetin



Bir yanıt yazın